Ergün Aybars

Kendi Anlatımıyla Prof. Dr. Ergün Aybars

 10

 “Ben, 1941 yılında İstanbul’da doğdum. Üç kardeşiz. Ben bu üç kardeşin ortancasıyım; bir ağabeyim bir de benden küçük erkek kardeşim var. Çocukluk günlerinin tatlı anıları her insanda vardır, bende de var. İstanbul’da Saraçhanebaşı İlkokulu’nu bitirdim. İlkokul öğrenciliğinin insan yaşamında ayrı bir yeri var. Sonra Vefa Lisesi’ne geçtim. Bu lisede, ortaokul günleri başladı. O yılların bir özelliği var. Bir kere, Atatürk’ün ölümünden sonraki döneme denk geliyor. Başta Milli Şef İnönü var. Türkiye İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini yaşıyor.

Yaşım itibariyle benim İkinci Dünya Savaşı yıllarını anımsamam mümkün değil; ancak savaş sonrası Türkiye’sinin genel durumu ve halkın bu savaştan nasıl etkilendiğini az da olsa anımsıyorum. Buna şahit oluşumda ailevi durumum da etkilidir. Şunu söylemek istiyorum; az çok Türkiye’yi ya da buna çevremi diyeyim, tanımaya başladığımda, bu yalnızca İstanbul’a dönük bir gözlem olmadı. Türkiye’nin değişik yörelerini hem de o yılların kendine özgü şartları içinde görme imkanı buldum. Çünkü babam subaydı. Mesleği gereği değişik yerlere tayini çıkıyordu. Biz de ailece babamla gidiyorduk. Annem, kardeşlerim ve ben; babam nereye, biz oraya… Bu durum iyi mi oldu kötü mü, ayrıca değerlendirilebilir; ama şunu biliyorum; bu nedenle ben ortaokuldan itibaren peş peşe iki sınıfı aynı yerde okuyamadım.

 Hep dolaştık ve ben sürekli okul değiştirmek zorunda kaldım. Şehir değiştiriyorsunuz, okul ve arkadaşlar da değişiyor. Yer değişikliği uyum sorununu beraberinde getiriyor. Yeni bir mekânda, yeni komşuluklar ortaya çıkıyor. Ben ortaokula başladıktan bir süre sonra, İstanbul’dan Van’a taşındık. Van’ın apayrı bir ortamı vardı. Ağabeyim Deniz Astsubay Okulu’nda okuduğu için bizimle gelememişti. Annem ağır derecede kalp hastası olduğundan anneannem de bizimle Van’a gelmişti. 1955 Şubat’ında annemin durumu ağırlaşınca anneannemle birlikte İstanbul’a döndüler. Maalesef bir hafta sonra da annem vefat etmiş. Babam, annemin öldüğünü derslerimizi etkilemesin diye hemen söylememişti.

Annemi kaybettiğimizde on üç on dört yaşlarındaydım. Kardeşim benden üç buçuk yaş küçüktü. Dokuz on yaşlarındaydı. Annem ömrünün son 5 -6 yılını hastalığı nedeniyle yatarak geçirmek zorunda kaldı. Bu dönemde annemin derin acılar çekmek zorunda kaldığına şahit olduk. Ağrılar içinde yaşadığı için annem bize ömrünün son günlerinde annelik yapamadı. Annemi her çocuk gibi çok severdim. Ama ne yazık ki hayatımızın çok erken bir döneminde kardeşlerim ve ben annesizliğin acısını yaşamak zorunda kaldık. Vefat ettiği zaman otuz yedi yaşındaydı. Genç bir insanın ölümü her zaman acı verir; hele bu bir de sizin annenizse tam bir yıkımdır tabii. Annemin ölümünden sonra babam, beş sene evlenmedi. Babamla kaldığımız dönemlerde babam bize hiçbir şeyin eksikliğini yaşatmamak için elinden geleni yapar ve her işimizle ilgilenirdi. Çamaşırlarımızı yıkar, yemeklerimizi pişirirdi.

Annemin ölümünden sonra 1955–56 yılında yeniden İstanbul’daydım. Ortaokula başladığım yere Vefa Lisesi’ne dönerek orta ikinci sınıfı bitirdim. Bir yandan İstanbul’a dönmemize sevinirken, bu sefer de babamın tayini Polatlı’ya çıktı. Biz de –kardeşim, ben ve anneannem- Polatlı’ya gittik. Ben böylelikle ortaokulu Polatlı’da bitirdim. O zamanın Polatlı’sı, kırsal özellikleri olan bir yerdi. Koskoca ilçede lise bulunmuyordu. Benimse ortaokuldan sonra liseye devam edebilmem için, lisenin olduğu bir ortama gitmem gerekiyordu. Sırf liseyi okuyabilmek için anneannem, kardeşim ve ben yeniden İstanbul’a döndük. Babam Polatlı’da kalmıştı. Ben anneannemi çok severdim. Onun yanında Pertevniyal Lisesi’ne başladım. Daha annem rahatsızken, bizimle hep anneannem ilgilenmeye başlamıştır. Hatta bizi anneannem büyüttü diyebilirim. Bu durumu o kadar benimsemiştik ki, anneanneme anneanne demez, “Müzeyyen Anne” derdik. Son derece sabırlı bir kadındı anneannem. Şefkatliydi bize karşı. Yaramazlıklarımıza katlanır, o yaşta bizi hayata hazırlamak için çırpınırdı. Üzerimizde çok emeği vardır. Annemi yitirmem, arka arkaya değişik yerlere gitmem, derslerim üzerinde olumsuz etki yapıyordu. İşte bütün bu süreçte hep anneannem yanımızdaydı.

Çok önemli bir okul olmasına rağmen, liseyi Pertevniyal Lisesi’nde bitirmek nasip olmadı. İstanbul’dan Pertevniyal Lisesi’nden ayrılıp Çanakkale’ye gittim. Benim eğitimim üniversite yıllarına kadar hep böyle parça parçadır. Aslında lise değişikliğim Çanakkale’yle de sınırlı kalmayacak.

Lise birinci sınıfı Çanakkale’de okudum; ancak sınıfta kaldım. Kaldıktan sonraki yıl lise birinci sınıfı okumak için yeniden İstanbul’a anneannemin yanına gittim. Yeniden Vefa Lisesi’ne kaydoldum ve lise birinci sınıfı bu lisede tekrar ettim. Burada Uğur Dündar’la sıra arkadaşı oldum. Lise ikinci sınıfta ise daha önce de söylediğim gibi Ankara’ya gitmek zorunda kaldım. Ankara’da subay çocukları için o dönemde yaygın olan yurtlara sıramız gelmişti. Ankara’da Gazi Lisesi’nde ikinci sınıfı okudum. Lise son sınıf için Çankırı’ya gitmek zorunda kaldım. Ancak Çankırı’da son sınıfta bir tek kimya dersinden başarısız oldum ve bu benim bir yıl daha kaybetmeme neden oldu. Böylelikle nihayet 1962 yılında Çankırı Lisesi’nden mezun oldum. Babam bu arada emekli oldu ve yeniden İstanbul’a döndük.

 

Tarih, edebiyat, sosyoloji derslerinde çok başarılı bir öğrenci oldum. Yani öğretmeni bir kere dinlemek benim için yeterliydi. Bu derslerle ilgili bölümü bir defa okumak benim için yeterliydi. Ama buna karşın fizik, kimya gibi dersleri nedense sevemedim. Esasında iyi bir öğrenciydim; ama annemin hastalığı, devamlı seyahat etmek zorunda kalmamız benim üzerimde olumsuz etki yaptı.Hatta bir ara okumayı bırakmayı bile düşünmedim değil. Liseyi bitirdikten sonra askerliğimi yaparım ve İstanbul’da büyük dayımla ticaretle uğraşırım diye düşündüğüm de olmuştu. Ama üniversiteyi kazanınca okuma isteğim ve hevesim arttı.

Fakültede çok başarılı bir öğrenci oldum. Bütün kürsülerin sınavlarını ilk girdiğim seferde verdim. Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’ne geçtim. Yakınçağ Tarihi olayları daha çok ilgimi çekiyordu; sanki günümüzün temel sorunlarının başlangıcı, ipuçları oradaydı. Bu kürsüde Enver Ziya Karal’ın çok beğendiği bir öğrenci oldum. Hocaların insanlar üzerinde etkisi büyüktür. İnsan, yaşamında bazı kişileri kendisine örnek alır. Üzerimde açık bir etkisi vardır.

Tarihten önce hukuk eğitimi almaya hevesliydim. Bu amaçla 1962 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin sınavlarına başvurdum. Aynı dönemde, aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi’ne de başvurmuştum. Bu fakültenin tarih bölümüne gidebilirim diye düşünüyordum. Bu sınavı da kazandım.

İstanbul’daki sınavları kazanmıştım. Ancak Ankara’da okuma hevesim vardı. Bunun özel bir nedeni olduğunu pek sanmıyorum. Ancak, tarih eğitiminde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi o dönemde ayrı bir konuma sahipti. Atatürk’ün kurduğu bir fakülte; o dönem için son derece modern bir binada eğitim yapıyor, son derece seçkin hocaları var. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde o dönemde, seçkin ailelerin çocukları okuyordu. Kültür konularının merkezi durumundaydı. Hemen yanında Türk Tarih Kurumu, onun da zengin bir kitaplığı ve arşivi var. Etnografya Müzesi, beş yüz metre ilerisinde… Türk Dil Kurumu var sonra. Üniversite eğitimi, benim okuduğum yıllarda artık Ankara’da kökleşmişti. Bu nedenle açıkça Ankara’da okumayı istiyordum ve bu fakülteyi de gözüme kestirmiştim.

O sırada Ankara’da ilk defa Ankara Üniversitesi bir merkezi üniversite sınav sistemi denemesi yapmıştı. Zaten ondan sonra bütün Türkiye çapında üniversiteler merkezi bir sınavla öğrenci almaya başladılar. Bu aslında bir provaydı. Ben işte o provada çok iyi bir puan aldım. Başarılı olmuştum. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne girmeye hak kazanmıştım. Aslında ben Ankara Üniversitesi’nde hukuk da okuyabilirdim. Ama tarihe ilgim daha fazlaydı yani tarihi seviyordum. Böylece 1962 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi tarih bölümü öğrencisi oldum. . Zor bir eğitim süreci geçirdik. Üçüncü sınıfa geçince ilgi alanlarımıza göre kürsüler seçtik. Ben Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nü seçtim. Böylece Enver Ziya Karal’la Mustafa Akdağ’ın doğrudan öğrencisi oldum. Enver Ziya Karal o tarihlerde Amerika’da görevli olduğu için, onun derslerini Şerafettin Turan hocamız üstlenmişti. 1967 Şubatı’nda DTCF’den mezun oldum.

O dönem yüksek lisans uygulaması yoktu. Lisansınız bitince doğrudan doktoraya başlıyordunuz. Türkiye’de, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalı’nda ilk doktora yapan kişi oldum. Yine ilk doçent ve profesör olan kişi de benim.1972’de doktoramı yaptım. 1973 yılında da askere gittim. Bu durum, yani Cumhuriyet Tarihi doktoru olarak askere gitmem çok işime yaradı. Çünkü askerliğimi o günkü adıyla Harp Tarihi Dairesinde yaptım. Bugün orası ATASE (Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı) başkanlığı olarak faaliyet göstermeye devam etmektedir. Askerden geldikten sonra çok sıkıntılı dönemlerim oldu. Çünkü ben askere gitmeden önce enstitü müdürümüz Profesör Afet İnan ile bazı sorunlar ortaya çıkmıştı. Askere gitmeden yaklaşık bir buçuk yıl bu sorunlarla uğraşmak zorunda kaldım; gelince de aynı sıkıntıyla karşılaştım. Bu sorun aslında benim kadromla ilgiliydi. Ben Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nün açtığı sınavı kazanarak enstitüye asistan olmuştum. Ancak bana verilen kadro aslında memur kadrosuymuş. Yani beni enstitüye memur olarak tayin etmişler. Aslında bunu ben de fark etmemiştim. Hocam Enver Ziya Karal bu durumu fark etmiş ve beni uyarmıştı. Ben de bunun üzerine Danıştay’a dava açtım ve kazandım. Bu durum neden bilmiyorum Afet Hanım’ı rahatsız etmişti. Tabii Afet Hanım’la aramızda sorun olmasına karşın kendisi yine de benim çok saygı duyduğum bir hocaydı. Ne de olsa Atatürk’ün adı vardı işin içinde. Askerden geldiğimde, beni göreve başlatmadı. Sonuçta ben bu dava sürecinde hemen tayin yaptıramadım. O arada eşim ağır bir mide ameliyatı geçirdi. Lenfoma ağır bir hastalıktır. Bizim için zor günlerdi. Ameliyatla midesi alındı. Ben o dokuz ay işsiz kaldım. Ancak insan, zor anlardan da kendisine hayatta bir anlam çıkarabilir. Yine de bunu ben bir lütuf kabul ediyorum. Çünkü o işsiz kaldığım dönem eşimin ameliyatı ve onun hastanedeki bakımı ile uğraştım. Her gün başucundaydım. Eşim o günleri anımsadığında; “Ben senin sayende yaşadım” der. Uzun süreli güç tedaviler gördü. Tedavilerini tamamladıktan sonra iyileşti. Onun iyileşmesinden sonra da benim Danıştay’da açtığım dava lehime sonuçlandı. Davayı kazanmıştım; görevime geri döndüm.

“1967 yılının Eylül ayında eşimle tanıştık. Birbirimizi beğendik, anlaştık; bir yıl sonra da yine Eylül ayında evlendik. 30 Eylül günü. Eşimle hayat yolculuğumuz böyle başladı işte. ..”

 Hocam Enver Ziya Karal’la çok yakındık. Eşi Fatma Teyze, allah rahmet etsin, bir oğlu gibi severdi beni. Hocamla da baba oğul gibiydik. Fatma Teyze, Enver Ziya Karal hocamdan sonra vefat etti. Sanırım vefat ettiğinde doksan yaşındaydı. Çok yakındık; hocam vefat ettikten sonra da Fatma Teyze ile yakınlığım sürdü. Hatta ben eşimle evlenmeye karar verdiğimde, bana annelik yaptı diyebilirim Eşimi istemeye beraber gittik. Fatma Teyze, ben ve arkadaşım Seçil… Fatma Teyze, eşimi benim için istedi sonra da evlendik tabii. Şimdi tarihi yanlış söylemeyeyim eşim bana kızmasın 1967 yılının Eylül ayında eşimle tanıştık. Birbirimizi beğendik, anlaştık; bir yıl sonra da yine Eylül ayında evlendik. 30 Eylül günü. Eşimle hayat yolculuğumuz böyle başladı işte. Başlangıçta çok sıkıntı çektik.

Hayat bu; her şey insanlar için. O sıralar ben göreve yeni başlamış bir asistanım; ama bir dikili taşım bile yok. Yani hiçbir şeyim yoktu. Eşimin biraz birikmiş parası vardı. Onun birikmiş parasıyla mobilyalarımızı aldık; yine de hepsini ödeyemedik, bir kısmın borçlanarak almak zorunda kaldık. Ankara’da Gazi Mahallesi’nde bir apartmanda, iki oda bir salonlu, zemin katta bulunan bahçeli bir daire kiraladık. Kömür alacak paramızın bile olmadığı günleri hatırlıyorum.

 Doktoram bittikten sonra Ankara’da kadro bulmam mümkün olmadı. Ben de Ankara dışında kadro arayışına yöneldim. . Benim amirim ve hocam olan Nejat Kaymaz ne yazık ki bana kadro bulma konusunda çok da istekli değildi. O dönem aynı kurumda olduğumuz Ünsal Yavuz benim Ankara’daki kadro arayışıma destek olmasına karşın yine de ben bu arayışımda başarılı olamadım. Sonuçta Nejat Kaymaz o dönem Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Müdürü olarak bana kurumda bir doçentlik kadrosu açmadı.

Adana’da bulunan bir akademiye başvurmuştum. Adana’daki bu akademi Mersin’de bir eğitim fakültesi açmak istiyordu. Hatta bu açılması düşünülen fakülteye Dekan olmam bile konuşulmuştu. Bana da bu teklif başlangıçta sıcak geldi ve öneriyi kabul ettim. Atama işlemlerim neredeyse bitmek üzereydi. Ama Adana ile aynı zamanda İzmir’de Ege Üniversitesi’ne de başvurmuştum. İzmir’de sevdiğim bir arkadaşım ve meslektaşım olan Salih Özbaran İzmir’e gelmemin iyi olabileceğini söyledi. Daha sonra iki il arasında hangisini seçmemin benim için daha iyi olacağını hocam Enver Ziya Karal’ a sordum. O da bana tereddütsüz İzmir’e gitmemi önerdi. Hocam İzmir’in yaşam koşullarının ve akademik alt yapısının benim için daha uygun olduğunu dile getirmişti. Böylelikle ben İzmir’e gelmiş oldum; sonra da hiçbir zaman İzmir’den ayrılmayı düşünmedim. İzmir’de olmaktan hep mutlu oldum. Doçent olarak Ege Üniversitesi’nde göreve başladım. Orada Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölüm Başkanı oldum. Salih Özbaran’ın dekan olduğu yıllarda ben tarih bölüm başkanıydım. Bu süre içinde Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Dersi’nin yanı sıra I.Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Avrupa Tarihi dersi ve 1789’dan 1918’e kadar olan süreyi kapsayan Yakınçağ Osmanlı Tarihi Dersleri’ni verdim. Bu dönemde ayrıca Ortadoğu Tarihi’ne ilgim artmaya başladı; hatta bu süreci kapsayan dersleri de ben üstlendim. Ancak bir süre sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’ne geçtim.

1985 yılıydı. Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkı lâp Tarihi derslerini vermek için okutman sınavı açmıştı. Jüri olarak da, Salih Bey ile ben davet edilmiştik. Çünkü o tarihte Dokuz Eylül Üniversitesi’nin bu alanda uzman hocaları yoktu. Ben de sınav komisyonuna giderken yanıma o zaman Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Rektörü olan Sayın Ömer Yiğitbaşı hocaya hediye etmek üzere, İstiklal Mahkemeleri kitabımla, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi kitabımı götürdüm. Aradan kısa bir süre geçti. Bir telefon geldi. Ömer Hocanın benimle görüşmek istediği, uygun olup olmadığım bana soruldu. Bunun üzerine Ömer hocayla görüşmeye gittim. Bana Dokuz Eylül Üniversite’sinde boş profesör kadrosu olduğunu söyleyerek bu kadroya geçmemi önerdi. O yıllarda kendi üniversitenizde boş profesör kadrosu olsa bile bu kadroya geçip profesör olamıyordunuz. Mutlaka başka bir kuruma yönelmeniz gerekiyordu. YÖK böyle bir uygulama geliştirmişti. Yani benim Ege Üniversitesi’nde profesör olma imkânım YÖK’ün bu uygulamasından dolayı yoktu. Aynı dönemde Salih Özbaran da profesörlük için Dokuz Eylül Üniversitesi’ne müracaat etmişti. Sonuçta Salih Bey Dokuz Eylül Üniversite’sine bağlı Buca Eğitim Fakültesi’ne dekan olarak atandı. Böylece ben de profesörlük sıram geldiği için Ömer Hoca’nın önerisini değerlendirdim. Önce Dokuz Eylül Üniversitesi’ne geçici görevlendirmem yapıldı. Bu arada kadro ilanı verildi. Ben böylelikle bu kadroya başvurdum. Böylelikle Dokuz Eylül Üniversite’sine geçmiş oldum. Sonra da şu anda hala görev yapmakta olduğum Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nü kurdum. 1986 yılının Şubat ayında enstitü faaliyete geçti.

Bu arada Ege Üniversitesi’nden gelirken beraberimde iki asistanımı da getirdim. Bunlardan bir tanesi Kemal Arı diğeri ise Kenan Kırkpınar’dı. Yeni bir enstitü açılmıştı artık. Burada lisansüstü eğitim vermek için hemen çalışmalara başladık. Enstitünün kadrosunu giderek genişlettim. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Derslerini lisans programlarında verecek yeni elemanlar alma yoluna gittim. Bu elemanlar okutman kadrosuyla görev yapıyorlardı. Okutman olarak aldığım pek çok elemanıma alanlarında daha fazla uzmanlaşmalarını şart koşarak hemen hepsine doktora yaptırdım. Aslında biliyorsunuz okutman olmak için düz tarih lisans mezunu olmak da yeterlidir. Ama dediğim gibi ben bunu yeterli görmedim.

İzmir, Ankara’nın ve İstanbul’un sahip olduğu arşiv malzeme imkânlarına sahip değil. İstanbul ve Ankara’yla kıyaslandığında Dokuz Eylül Üniversitesi ve dolayısıyla ona bağlı kurumlar oldukça genç sayılır. Benim geldiğim yıllarda da İzmir’deki akademik ortam, bunu tarih için söylüyorum yeni yeni büyümeye başlıyordu. Benden önce İzmir’de ilk doçent olan tarih öğretim üyesi Salih Özbaran’dı. Sonra da ben doçent olarak gelmiştim. Zeki Arıkan, o tarihte doktor asistandı. Yine Necmi Ülker de doktor asistandı. Bizler ilk çekirdeği oluşturduk. Daha sonra yetiştirdiğimiz elemanlarımızın profesör olması doçent olması ile bu kadro genişledi. Bunu yanı sıra bu kadroya dışardan gelip katılan yeni elemanlar da oldu. Özellikle Salih Bey’in de Buca Eğitim Fakültesi’nde ki faaliyetleri bu süreçte son derece etkili oldu. Toplumsal Tarih dersinin çıkmasına İzmir’in tarihçi ekibi gönderdiği makalelerle dışarıdan büyük destek sağlamış oldu.

Hayatı seviyorum. Para hırsım yoktur. Bu anlamda mütevazı bir yaşamım var benim. Ben ve eşim hayatta en çok sağlığa önem veririz. İnsan sağlıklıysa her güçlüğün üstesinden gelebilir. Bizim hayatımızda çok sıkıntılı olduğumuz günlerimiz oldu. Eşim ciddi bir sağlık problemi yaşayıp ciddi bir ameliyat geçirdi. Şimdi her şeyimiz yolunda.

 Doğayı çok severim. Yürüyüş yapmayı, yüzmeyi severim. Sağlığıma dikkat ederim. Düzenli spor yaparım. Briç oynamayı çok severim. Bir arkadaş grubumuz vardır sürekli bir araya geliriz briç oynamak için. Sevgi dolu gözlerle hayata bakarım. İnsanı ayırmadan severim. Kinci değilimdir. İntikam duygum yoktur.

Lisedeyken bir arkadaşım kafama taş attı. Kafam bayağı yarıldı ve kanadı. Canım çok yanmıştı. O anda arkadaşıma çok sinirlenmiştim. Tabii arkadaşım da kabahatinden ve biraz da benden çekindiğinden kaçtı. Ama sonra yanıma gelip özür dileyince benim bütün sinirim geçmişti. Tek sevmediğim hainlerdir. Ülkeme ve Atatürk’ün kurmuş olduğu laik cumhuriyete saldırıda bulunanları sevmem. Şahsıma yapılanları affedebilirim.

Ben Atatürk’ü çok seviyorum. Onun bu ülkeye kazandırdıklarından kaynaklanıyor bu sevgim. Bir defa şeref ve haysiyeti kazandırmıştır o bu ülkeye. Atatürk emperyalizme karşı verdiği savaşla bizlere özgür bir vatanda yaşamanın onurunu bırakmıştır. Türk Devrimi’ni yaparak Türk insanına aydınlanmayı yaşatmıştır. Bunları bize kazandırmış bir insan olan Atatürk’e benim bir Türk vatandaşı olarak namus borcum var. Ben şunu söylüyorum. Türkiye 1919 yılında nasıl iç ve dış tehditlere karşı mücadele ettiyse bugün de aynı ruhla karşılaştığımız sorunların üstesinden gelebiliriz. Ben buna inanıyorum ve hep dile getiriyorum. Bunun yerine getirilmesini de Atatürk’e inanan herkes için bir namus borcu olduğunu düşünüyorum. Ben küçüklüğümden beri Atatürk sevgisiyle yetiştim. İlkokula giderken anneciğimin bana verdiği bir albüm vardı. O albümümün kapağına bile Atatürk’ün resmini koymuştum. Bu sevgi benden hiç eksilmedi. Benim işim de topluma, öğrencilerime Atatürk’ü doğru anlatmaya çalışmak oldu.

Bu açıdan, çok mutluyum…”

Sabri SÜRGEVİL
Zeki ARIKAN

 

Alev Gözcü
alev.gozcu@deu.edu.tr