Tarihçe

ENSTİTÜMÜZÜN İLK BİNASI

Binalar nefes alır mı?

Evet, alır…

Enstitümüz bu binada kuruldu. Üniversitemizin kuruluşu sırasında, İktisat ve Hukuk Fakülteleri gibi üniversitemizin en seçkin birimleri henüz şu andaki rektörlük binasından taşınmış değillerdi. Üniversite yeni kurulmanın sancılarını çekiyor; yoğun bir bina sıkıntısı yaşanıyordu. O bakımsız ve hizbe koridorlarda başta ilk kurucu rektörümüz çok saygıdeğer hocaların hocası Prof. Dr. Ömer Yiğitbaşı koşturup dururken; akademik ve idari personel, yeni kuruluyor olmanın heyecanını ve atılım duygularını yaşarlarken, rektörlüğün hemen yanı başında, bugün Bilgi İşlem Merkezi olarak kullanılan o tek katlı binanın iç avluya ve ana caddeye bakan iki cephesinde yer alan odalardan oluşan mütevazı ortamında enstitümüz kuruluvermiş…Eğer binaları oluşturan o duvarlar ve koridorlar, bin bir türlü olaylara, koşturmacalara, heyecanlara tanıklık etmişse; elbette binalar nefes alır ve verirler… Binalar yaşar; tıpkı canlı organizmalar gibi… Yeter ki yaşadığını gören, görebilen gözler olsun ve görebilsin, duyumsamayı başarsın…

  Tarih 1986… 

Kurucu Rektörümüz Prof. Dr. Ömer Yiğitbaşı’ydı. İlk müdürümüz de Doç.Dr. Ergün Aybars…

Büyük bir toplantı salonumuz vardı. Sabahleyin gelir gelmez, yıllar boyunca her gittiğimiz yere bizimle taşınan, birbirine eklenerek kafa kafaya verilmiş masalarımızın başında, oturması pek rahat koltuklarımıza oturur; elektrikli semaverde demlenen çaylarımızı, ince belli kristal bardaklarımızda içer, güncel konuları, tarihsel olayları, kaynakları ve yöntemleri kritik ederdik…

Ergün Hocayı ben, Ege Üniversitesi’nde, 1985 yılında girdiğim okutmanlık sınavında tanıdım. Arkadaşım Yrd. Doç.Dr. Kenan Kırkpınar’la okutmanlık sınavını kazandığımda, daha o günlerden işte bilmem şu tarihe kadar kesintisiz ve sorunsuz bir arkadaşlık döneminin olabileceğini aklıma bile getirmezdim…

İnsan nice şeyleri paylaşıyor, göğüslüyor… Ve bizler; yaklaşık bir yıl okutmanlık görevi yaptıktan sonra, yeni kurulan Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’ne müdür olarak atanmış olan hocam Doç. Dr. Ergün Aybars’ın öneri ve isteğiyle, kalktık yeni enstitüye 1987 yılında ilk araştırma görevlileri olarak geldik… İşte bu küçük ama içi ve ruhu hala dile gelip konuşan o bina bize yıllarca ev sahipliği yaptı… Enstitümüzün en önemli kararları ve atılımları o küçük binada gerçekleştirildi… Sonradan hatırı sayılır bir hale getirdiğimiz kütüphanemizi kurmaya karar verdiğimizde, birkaç yüz bağış kitaptan başka hiçbir şey yoktu…

Kuruluşun ardından başlayan doktora ve yüksek lisans programları… Yüksek Lisansıma bu binada başladım; elbette diğer arkadaşlarım gibi…

Ve nice kişilere bu basit bina ev sahipliği yaptı. Anımsadığım bir kaçını hemen söyleyivereyim:

Uğur Mumcu, Kenan Evren, İhsan Doğramacı, Uğur Alacakaptan, Ahmet Mumcu, Sina Akşin… Ve nice bilim adamları, bakanlar, milletvekilleri, siyasetçiler ve gazeteciler…

Daha yirmili yaşlarımızda rahmetli Uğur Mumcu ile enstitü binasından çıkıp, Birinci Kordon’a kendimizi atıp, Pasaport’a doğru yürürken, onun Gazi Paşaya Suikast adlı kitabını yazmaya çalıştığını öğrenmiş, kendimce kimi düşünceleri paylaşmıştım. Çok sevdiğimiz, neredeyse ana yarısı saydığımız Milli Kütüphane’nin emektarı Zeliha Bilge’ye Osmanlıca gazeteler okuyarak yardımcı olması için yönlendirmeye çalışırken bir yandan da bu konuda yeni yayınlanmış mütevazı bir makalemi bu önemli aydınımıza sanki ihtiyacı varmış gibi, mesleğinin inceliklerini yeni öğrenen bir çömez olarak, gölgelerimiz İzmir’in körfezine düşerken anlatıp duruyordum…

Enstitümüz bu binada pek çok önemli olaya tanıklık etti. Bunlardan birisi de o zamanlar için geniş bir katılımla gerçekleştirdiğimiz Kurtuluşunun 75. Yıldönümü Dolayısıyla İzmir Sempozyumuydu… 1987 yılında gerçekleştirdiğimiz bu güzel etkinlik, haklı çok güzel etkiler yaratmayı başarmıştı.

Bir heyecanı yaşıyorduk. Çok şeyler başarmaya yemin etmiş, söz vermiş gibiydik…

Kenan Kırkpınar’la on metrekare bile olmayan küçücük bir odayı paylaşıyorduk. Odamız üniversite rektörlüğünün giriş kapısına bakıyordu. Masalarımız yerin darlığından kafa kafaya yapışmış haldeydi. Kendimize ait birer küçük kitaplığı bile zor yerleştirmiştik. Bu masalarda tezlerimizi, makalelerimizi yazdık… Tıkış tıkış oturuyorduk. Buna karşın, günün en güzel sohbetleri bizim odamızda olurdu. Başta Vehbi Tanfer ve Necdet Çolakoğlu hocalarımız olmak üzere pek çok hocamız odamıza gelir, her konuda türlü türlü sohbetler yaparlardı. Olanaklarımız kıttı; ancak mutluyduk…

Enstitü özel kalemimiz Müberra Hanım; önce hizmetlimiz sonra da teknikerimiz İsmet; ve hep İsmetle kavga ederken anımsadığımız Gülay ablamız…

  Evet, binalar nefes alıp veriyor…
Bir de dilleri olup konuşsalar; kim bilir tanıklık ettiği şeyler üzerine neler söyler anlatırlar! 

Prof. Dr. Kemal Arı