Unutamadıklarımız

Milli Kütüphaneden İki Sima
Zeliha BİLGE, Necdet ÖKTEM

         

“Ve Köşebaşlarından Sesler: Bir Gün, Sen de Göçtün Gittin…”

 Ünlü Fransız yazar Victor Hugo, bir sözünde; “Kitaplık kurmak, tapınak yapmak kadar kutsaldır” demiş. 19. Yüzyılın en önemli Fransız yazarlarından birisi olan Victor Hugo, Napolyon’un generallerinden birisinin oğlu. Sorunlu bir aile ortamında büyümüş; ama yazarlığı ve hayal gücünün genişliği nedeniyle yüzyılların dâhisi sayılıyor. Daha çok Sefilleradlı romanıyla tanınan ve ünlenen yazar, kitaplığı “kutsallık” kavramıyla anlatmaya çalışmış.

Kutsallık deyimi bana tapınak sözcüğünü anımsatıyor nedense; belki de sezgisel olarak; ama ne yalan, içimde bir ses de, bu değerlendirmenin doğru bir değerlendirme olmadığını söylüyor. Kutsalını insan yaratır; ona ruh dünyasında bir yer verir; sonra da yarattığına tapınır… Tapınmanın özünde ise dogmalar yatar. En azından pagan din anlayışlarında hep böyle olmuş. Bu tinsellik, giderek tinselliğin yapıtları olan tapınaklar, kişinin ruhsal varlığıyla ilgili bir şey. Kitaplıkları, dogmalarla anlatabileceğimiz tapınaklarla eş değerli görmek ne derece doğru, bilemiyorum. Ancak bilginin biriktiği, insanoğlunun imbik imbik aklından ve belleğinden geçirerek ortaya koyduğu bu bilginin gelecek kuşaklara aktarıldığı kütüphaneler geçmişle gelecek arasında bir köprü oluşturmuyor mu?

Geçmiş de kütüphanede gelecek de..
Ya günümüz? Günümüz nerede?

Günümüz de bir açıdan bakılınca aslında, her yönüyle kütüphanelerde. Günümüzü anlayıp yorumlamanın, bunu yaptıktan sonra da duygu ve bedensel duruşumuzu belirlemenin yolu bilginin toplandığı ortamlara yönelmek değil mi?

Burada kütüphane deyimini dar anlamıyla ele aldığımın tabi ki farkındayım. Bilginin kaynağını bugün, yalnızca dört duvar arasında, kimi zaman kasvetli, kimi zaman da albenisi yüksek kitaplardan oluşan ortamlar olarak algılamıyorum. Sanal kütüphaneler oluştu artık; bilgi, algılamakta güçlük çektiğimiz bir boşlukta yüzüp duruyor; üstelik her geçen gün büyüyerek ve semirerek… Parmaklarımızın ucunda çok şey; dokunduğumuz anda karşımızda beliriveriyor. İnsanoğlu, tapınakların bile başaramadığı mucizeleri gerçekleştirdi bilişim ve kuantumla; bilgi toplumunun da ötesine geçti.

Yine de düşünmek gerekiyor:

Bu sihirli aleme yolculukta, o yolun taşlarını tek tek kütüphaneler oluşturmadı mı?

Hıristiyan skolastizmi çok tanrılı dinlere duyduğu öfkeyle, antik dönemdeki akıl çağından kalmış kimi zaman ceylan, kimi zaman tavşan derisiyle kaplı yapıtları “hak ile yeksan/ yerle bir” etti. Bu vahşi öfke Sokrates, Pratogoras, Ksanaphon, Platon, Aristo gibi büyük dâhilerin yapıtlarını kütüphanelerde bulup ayaklar altında parçalarken, yalnızca kütüphaneler yerle bir olmadı; aklın devreden çıkıp,  dogmaların egemen kılındığı o ortamda insanlık koskoca bir karanlığa gömülüverdi. Akıl, ancak Rönesans’la birlikte kendine gelip, olabildiğince topluma ve siyasete çeki düzen verirken, yine insanlığın önüne karanlıkları aydınlatan ışıkları kütüphaneler ve kitaplar koydu. Karanlık dehlizlerde nasılsa yok edilemeyip bulunuveren vahşetin hedef haline getirdiği akıl çağına ait o kitaplar, insanlığın yükseliş ve gelişen çağlara sıçrayışında en önemli etkenler oldular.

Aydınlanma böyle başladı; onu sanayi devrimi ve giderek bilgi toplumu izledi. Modern toplum ve çağdaş insan, böyle bir serüvenin sonunda bugünkü noktaya geldi. Kütüphaneler, bu noktaya gelirken, karanlıkları aydınlatan ışıklar olma görev ve sorumluluğunu onurlu omuzlarında hep taşıdılar.

İlk bakışta kasvetli gibi görünen, ama bana göre son derece sihirli bir alemin ta kendisi olan kütüphane ortamlarına oturup da, yıllar öncesine ait bir kitabı karıştırmaya başladığınızda zaman mefhumu ortadan kalkıveriyor. Bir sihirli âlemin ortasında büyülü bir yolculuk başlıyor. Descartes’in dediği gibi; iyi seçilmiş kitapları okuyarak, geçmiş yüzyılların seçkin zekâlarıyla önceden düzenlenmiş bir konuşmaya katılıveriyorsunuz. Bir anda çağlar arasındaki kopukluk ortadan kalkıyor; zamının acımasızca ördüğü duvarlar yıkılıveriyor. Bir bakıyorsunuz; Engisizyon’un öfkeli yargıçlarının elinden kurtulmanın sevinciyle karşınıza geliveren Galile ile buluşmuşsunuz. Bir bakıyorsunuz tıknaz, orta boylu, ama sevecen ve nükteli yüzüyle gülerek Sokrates karşınıza oturuvermiş. Savaşlardan dönen Perikles bir köşeden beliriyor; ya da Yunus, elinde asası “hak, hak” diyerek en büyülü şiirlerini başka bir köşede okuyor. Sanki babası Kanuni’nin düzmece planıyla, dilsiz cellâtların ipiyle can veren Şehzade Mustafa’nın çığlıklarını; bu çığlıkların hemen öteki yanında Hürrem Sultan’ın gem almaz ihtirasıyla dökülüveren haykırışlarını duyuyorsunuz. Büyük ve görkemli bir buluşmayı tarihin derinliklerine doğru gittikçe kararan dehlizlerin her birinden çıkıp gelen kişiliklerle, kütüphanenin sağladığı aydınlık ortamda yaşıyorsunuz.  Bundan daha büyük bir mutluluk olabilir mi? Ne sihirli, ne muhteşem bir sahne! Bütün önemli beyinler karşınıza geçiyor ve onlarla tatlı bir sohbete dalıyorsunuz. Bilgi üstüne bilgi binmiş; kimi zaman geriye gidişler de yaşanmış; ama görüyor, algılıyorsunuz; bedensel olarak asla bir araya gelemeyeceğiniz kişiliklerle bir ortamda tartışıyor, onların birikimlerinden yararlanıyorsunuz. Geleceğin inşasında harcınızın olmasını isterken o beyinlerden yararlanıyorsunuz. Ve kimi zaman da kendinizi tanıma ve tanımlama olanağı buluyorsunuz. Bir kitabı, diyelim ki bir yaşam öyküsünü alıp belli bir döneme tanıklığını okurken kendinizi onda buluyor, onu anlamaya çalışırken özeleştiri yapıyor, kendinizi yeniden keşfettiğinizi fark ediyorsunuz.

Ne demiş ünlü düşünür Orhan Burian:

“Kitap, imbikten süzülmüş hayattır”..

Her kitap, imbikten süzülmüş yaşamdır; elbette öyle. Okuduğunuz her kitapta ayrı ayrı var olan hayatları alıp, kendi hayatınıza eklediniz, ne büyük bir zenginlik.. Ancak gene de bir eksiklik var gibi geliyor bana; kitaplar imbikten süzülmüş hayatlar olabilirler; ama ya kütüphaneler? Onlar da başlı başına birer hayat değil mi? Hatta o hayatların kesişme ve buluşma noktası… Onlar neye tanıklık ediyorlar?

İçindeki kitapları bir yana bırakalım; o taş binaların kendi yaşadıklarıyla ve doğrudan tanıklık ettikleriyle kim bilir o sessiz duvarlar, bilinçsiz biçimde önünden, yaşamın telaşı içinde koşturup duran kent insanlarına neler anlatmak istiyorlar? İçinizden şunu düşünüyorsunuz; “Şu taş binaların dili olsa da konuşsa!” Kim bilir o duvarların arkasında neler var? Nasıl gizemli bir ortam, o duvarların arkasında gizlidir. Hayat  denilen şey; biraz da o gizemi algılamakla olanaklı değil mi?…

Burada kütüphanenin tarihçesinden söz edecek değilim. Bana İzmir Milli Kütüphane ile ilgili geçmiş döneme ilişkin tanıklıklarım ve gözlemlerim sorulduğu zaman o günleri anımsayarak mutlu oldum. Ankara Üniversitesi’nden yirmi yaşında mezun olup, öğretim elemanı olarak Ege Üniversitesi’ne geldiğim zaman henüz 21 yaşındaydım. Yıl 1986. İzmir tanımadığım bir kentti. Kenti İzmir Milli Kütüphane’den başlayarak tanımaya çalıştım. Yaşama idealist gözlerle bakıyorduk. Yüksek lisans, doktora yapacaktık. Mesleki yönden ilerleyecek, kitaplar yazacaktık. İzmir Milli Kütüphane bu amaçları taşıyan bir kişi için, tapınaktan da öte bir anlam taşır; bu doğal bir şey…

       Yüksek lisans ve doktora çalışmalarımda, İzmir Milli Kütüphane’nin zengin gazete, dergi ve kitap koleksiyonlarından yararlanmak bizler için hem çok gerekli hem de çok zevkli bir şeydi. Gerekliliği kolayca anlaşılabilir bunun. İbrahim ve Hüseyin Beyler; Garra Sarmat hocamız, ilk kurucu rektörümüz Prof. Dr. Ömer Yiğitbaşı, Kemal ve Nadi Beyler; her derdimizde yanı başımızda güleç yüzüyle görünüveren Ömer ağabeyimiz; hep çalışkanlığıyla takdir uyandıran Eren Akçiçek hocamız; ve daha nice yüzler, yüzler… Kuşkusuz hepsi başlı başına tek tek ele alınması gereken önemli kişilikler.

      Ben, biraz da benim yaşamımda çok anlamı olduğuna inandığım pek çok kişiyi tanımış olmanın onurunu taşıyorum. Bu bir insan yaşamı için büyük bir zenginliktir. Her biri ayrı bir değer; buna kuşku yok. Ancak, çok zor bir seçimi yapıp, en azından çok daha yakından tanıma olanağı bulduğum iki önemli kimlik, kişilik ve yüz üzerinde durmak istiyorum.

Rahmetli Zeliha Bilgin ve Av. Necdet Öklem…

   İzmir Milli Kütüphane’nin Emektar Yüzü Zeliha Teyzemiz     

 

          Sabahın erken saatlerinde, Konak Meydanı’nda kütüphanenin açılmasını beklemek için Bahri Baba Parkı’nda dolaşırken, çok kereler, Varyantın sırtından aşağı doğru kıvrılan uzun ve dik merdivenden inerken, sarımtırak paltosunun içinde, beyazlamış saçları, hafif kamburlaşmış beliyle anımsıyorum onu. Elinin altında naylon bir çanta var. Nedense bu hali hiç gözümden gitmiyor. Bembeyaz bir yüz, beyazlamış saçlar; yeşile çalan ela gözleriyle hep gülümseyen, yetmişine yakın yaşına karşın gençlerle genç olabilen Zeliha Teyze’mizdi o bizim. Varyantın üst yanında, körfeze bakan eski sokaklardan birinde, babadan kalma evlerinde ablası Nafia Teyze ile birlikte otururlardı.Florina’dan annesi, babası; ağabeyi ve ablasıyla birlikte geldiklerinde dokuz on yaşlarındaymış. Yaşamı boyunca ne ablası ne de kendisi evlenmiş; hasta olan babalarına bakmaya adamışlar kendilerini. Yetmiş beşlik Nafia Teyze ablaydı, yetmişlik Zeliha teyze hala ablasına şımarabilen küçük kız kardeş…

         Ya öylesine, ya da bir hastalık sonrasına denk gelecek biçimde bu eve ziyaretlerine giderdim. İki yaşlı kız kardeş, tahta döşemeli küçücük evlerinde, konuklarını ağırlamak için büyük bir çaba içine girerlerdi. Tarhana çorbalarını içtim; Kemalpaşa’dan, icara verdikleri babadan kalma kiraz tarlalarından gelen kirazlarından tattım. Sımsıcak, ama son derece sade ve mütevazı duvarlarda iki yağlı boya tablo ilgimi çekerdi. Bunlardan birisinde diz çökmüş oturan yaşlı bir kişiyle, onun yanında ayakta duran bir kız çocuğu bulunuyordu. Oturan yaşlı kişi Zeliha Teyze’nin büyük babasıymış. Ayaktaki de kendisi. Bu tablonun yanına küçük bir siyah beyaz fotoğraf iliştirilmişti. Bu fotoğrafı Zeliha Teyze büyük Mübadele’den önce Florina’da büyük babasıyla çektirmiş. Çekilen bu siyah beyaz fotoğrafa bakarak yağlı boya tabloyu Zeliha Teyze yapmış.. Zeliha Teyze resim yapmaya meraklıydı. Resim kursları almış ve yağlı boya çalışmaları yapmıştı. Diğer resim de, evlerinin küçük penceresinden görünen İzmir Körfezi’ni anlatıyordu. Resmin ortasında hoş kubbeli bir yapı görünüyordu. Burası Mithat Paşa Lisesi’nin Zeliha Teyze’gillerden görünen resmiymiş. O muhteşem binanın yanmadan önceki durumunu resmetmiş. Lise binası yanıp, yeniden restorasyonuna girişildiğinde, uzmanlar gelip bu resmi incelemişler diye duymuştum.

Zeliha Teyze’nin bizim için önemi neydi?

Milli Kütüphane’nin çok zengin bir gazete koleksiyonu vardı. Çalışmalarımızda bu gazetelerden yararlanmak için günlerce, aylarca çalışmamız gerekirdi. Zeliha Teyze ilerlemiş yaşına karşın, kendisinden yardım isteyen genç araştırıcıların hep gönüllü yardımcı melekleriydi. Son derece şık, naif haliyle; asil bir beden duruşu içinde gülümseyerek, okunamayan Arapça sözcükleri okumaya yardımcı olurdu. O nedenle, belli bir dönem tez çalışması yapmış ben ve benim gibi pek çok kişinin yazdığı kitapların önsözlerinde kendisine teşekkür edilmiştir.

Hiç unutamadığım bir sahneden söz etmek istiyorum. Bu sahnede iki kişi var: Birisi Vehbi Tanfer hocam, öteki Zeliha Teyze… Vehbi Tanfer yaşamımda idealist kişiliği ve duruşu ile bana hep örnek olmuştur. Tarih araştırmaları yapıyor, makaleler yazıyordu; değişik tarih konuları üzerine benimle konuşmaktan çok büyük bir zevk alıyor; bana sık sık, kendisinin manevi oğlu olduğumu söylüyordu. Neredeyse her hafta sonu evime ya da hafta içinde büroma gelir, orta şeker kahvesini içerken uzun sohbetler yapardık. Milli Kütüphane’nin öteden beri gelenekselleşmiş Perşembe Konferansları’na ilgi istenilen düzeyde olmasa da, İzmir’in kültür yaşamında çok önemlidir. En azından, İttihat ve Terakki dönemine kadar uzanan bir gelenek canlı tutulmaya çalışılıyor.

Böyle konferanslardan birisiydi. Akşamın saat beşi.. Dinleyici olarak Vehbi Tanfer hocam, Milli Kütüphane’nin dış kapısından son derece yakışıklı, şık ve özenli duruşuyla içeri girdi. Zeliha Teyze ana salonun renkli camlı kapısında, kenarda duruyor. Yaşları neredeyse aynıydı. Vehbi hocamın saçları da Zeliha Teyze’nin saçları gibi bembeyaz olmasına karşın, yine de aralarında tek tük siyahlar bulunuyordu. Kaşları gür; vücudu ölçülü, dik ve beden dilini kullanmasını bilen, liderlik özellikleri derhal anlaşılan birisiydi. Bir insan bedeninde onurlu olan ne kadar duygu yansıması varsa, sanki bu bedende dile gelmiş gibiydi. Hatta çok kişi, onu Atatürk’e benzetir; o da bundan büyük bir mutluluk duyardı. Değişik konularda makaleler yazmasına karşın, aynı zamanda şairdi de. Behçet Kemal’in bir yazısında onu, hafızası en güçlü beş kişi arasında saydığını anımsıyorum. Vehbi hocanın Zeliha Teyze’yi tanıdığını sanmıyorum. Buna karşın, kapının yanı başında, kendi yaşında, saçı beyazlamış, ama nezaketin, naifliğin ve inceliğin sadeliği içinde bekleyen Zeliha Teyze’yi gördüğünde Vehbi Bey, vücudunun bütün gösteriş ve azametiyle yanına yanaştı; iki elini yanlara doğru açtı; Zeliha Teyze’nin yüzüne bakarak şu hoş şiirini okudu:

Aldırma, saçına kar gibi yağdıysa ak,Bakma geçmişe, yanarak, ağlayarak
Günleri saymaya kalkma takvimden

Saçına yağan karın; erinme, keyfine bak…

Vehbi TANFER

       Ve Necdet Öklem..

Milli Kütüphane Vakfı’nın değişmez başkanı. Büyük bir hevesle, gençleri çalışmaya teşvik eden, İzmir Barosu’nun kurucularından seçkin bir entelektüel. Meşhur Kuvay-ı Milliyeci Hacı Hüseyin Bey’in oğlu. CHP’nin gençlik kollarında geçen uzun, canlı, diri bir hayat. İzmir’in kültür yaşamı içinde, hep en önde bulunmuş seçkin bir kimlik ve kişilik…“Hasan Tahsin İlk Kurşunu Attı mı?” tartışmalarında, “Hayır, atmadı!” diyecek kadar yürekli, kendisini bu konuların araştırmasına vermiş bir araştırıcı

Milli Kütüphane Vakfının Değişmez Başkanı
Av. Necdet ÖKLEM

        Alsancak’ta Sema Apartmanı’nda oturuyordu. Sabah olunca, giyinip kuşanıyor, bastonunu eline alıyor; kulakları az işittiği için kulaklığını kulağına takıyor, caddeye iniyor ve dolmuş taksi bekliyordu. Sürücüler artık kendisini tanıyor ve “Necdet Amca” diye sesleniyorlardı. Dolmuş taksilerden birisine bindikten sonra, belediye’nin karşısındaki Vatan İşhanı’nın bir katında bulunan bürosuna gidiyor ve ilerlemiş yaşına karşın, hep çalışıyordu.

Dosyalar, dosyalar, dosyalar…

Ve sürekli ziyaretine gelen dostlar… Etrafında toplananların kimisi eski bir bakan, kimisi eski bir vali ya da generaldi. İzmir’in kültür ve entelektüel yaşamında iz bırakmış kişilikler odasına gelir, teneke bir kutu içinde Necdet hocanın ikram ettiği kuru pastalar yenilerek kimi zaman güncel, kimi zaman tarihsel konularda canlı tartışmalar yapılırdı. Siyaset, tarih, hukuk, felsefe ve sosyoloji; Necdet hoca bütün bu alanlara hakimdi ve ben bu kadar değişik alanlara ilişkin bilgi birikiminin bir insanda nasıl oluşabildiğine şaşardım.  Bizler, yirmili yaşlardaki gençler olarak, yaşlıların anılarıyla süsledikleri bu tartışmaları saygıyla ve merakla izleyen çömezlerdik… Bu tartışmalar, eski dostların Perşembe akşamları gelenek haline getirdikleri ve genellikle Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’nün lokalinde gerçekleştirilen akşam yemeklerine taşar, sürüp giderdi. Necdet Bey de Vehbi hoca gibi şiir okumaya meraklıydı. Hatta kendi sesini teybe kaydeder, ve oradan bunu dinletmeyi çok severdi. Ve tabi ki, tavanlara kadar yükselen kitaplar; ta fi tarihinden kalmış siyah daktilosuna her vuruşuyla odanın içine dağılan tık tıklar… Gençlere hep öncelik vermeye çalışır, bizleri daha yirmili yaşlarda kütüphanede konferans vermeye teşvik ederdi. Bu konferanslardan önce, bir konuşma yapma gereğini duyduğu zamanlarda, konuşmasının içeriğine ve düzgünlüğüne dikkat ederdim; ne kadar düzgün ve içeriği zengin konuşurdu! Bana önerisi hep şu olmuştur: “Evlat, Milli Kütüphane Vakfı’na üye ol! Senin gibilere orada çok gerek var!” Değerli arkadaşım ve ağabeyim Av.Ulvi Puğ’un bürosu hemen yanı başında bir kat aşağıdaydı. Ulvi Bey de zaman zaman yanına gelir, sohbetlere katılır; Necdet Bey etrafında bizler, çocuklaşıp şakalar yaparak, sohbetlere renk katardı. Akşama yakın bir saatte, eline bastonunu alıp, başına fötr şapkasını geçirerek, Milli Kütüphane’ye doğru yürümek adeti olmuştu.
Bir gün, bir telefon aldım. “Evlat” dedi. “Ben bu zamana değin çalıştım; ama sonuçlandıramadığım dosyalarım var; bana yardım et onları kitaplaştıralım!”

Tabi ki severek kabul ettim. Artık Necdet Bey’in de asistanı olmuştum. Bana dosyalarını incelemem için verirken, altını çize çize şu sözü anımsattığını hiç unutamam:

Tek bir belgemi kaybedersen, intiharıma şahit olabilirsin!”

Büyük bir güven duygusunun yanında, yine de bir idealistin canı kadar değer verdiği evraklarına sahip çıkma duygusu… Beş ayrı kitabını yayına hazırlamak bana nasip oldu:Asırlar Boyu Değişmeyen Oyun Politika,  Ülkemiz Sorunları Üzerine Diyalog, Fatih’in Yargılanması, İzmir’in İşgali ve şiirlerini topladığı Giderayak

Unutkandı. Parkinson’un etkisi var mı bunda bilmem. Beni her gördüğünde, daha önce verdiğim yanıtı unutmuş olur ve yine sorardı: “Evlat sen evli miydin?”.. Yapma hocam; ne zamandır yanında çalışıyorum, her gün birlikteyiz; bana özel hayatımla ilgili yığınla öğütler verdin, önerilerde bulundun. Ancak Necdet hocam, bir sonraki karşılaşmamızda bunları unutur, yine sorardı: “Evlat sen evli miydin?”. Ardından da eklerdi: “Nerede oturuyordun?”

Bu unutkanlığını kullanarak, ondan aldıkları kitapları geri vermemekle övünen sırıtkan yüzleri anımsadıkça ve Necdet Bey’in kime verdiğini unuttuğu kitaplarını o yaşta nasıl çırpınarak aradığını gözümün önüne getirdiğimde, onu bu duruma düşürenler adına, verdiği kitapların geri gelmemesinin yarattığı acıyı içimde duyan biri olarak yüzüm kızarıyor, utanıyorum. Anatole France’nin bir sözü geliyor aklıma: “Kitaplığımı başkalarından aldığım kitaplarla kurdum.”

         “İyi yaptın Anatole France!”, demek geliyor içimden; “Bir marifetmiş gibi yaptığın, bir de söylemişsin”. Bence hiç de övünülecek bir şey değil kitap aşırmak; hatta hırsızlık ve ahlaksızlık… Hani her kitap bir hayattı; çalınan her kitapla, bir hayata son verdiğimizin ne zaman ayırdına varacağız?

Bir gün, o da aniden aramızdan gidiverdi. Önce geçirdiği bir trafik kazası; ardından ameliyatlar; ve İzmir’de olmadığım bir zamanda bir yaşamın sonuna konulan son nokta…

Zeliha Teyze ve Necdet Öklem. Gün geldi, ikisi de göçüp gidiverdiler; sessizce ve köşe başlarına izler bırakarak…

Duvarlar, içinde hayat yoksa bir anlam ifade etmiyor. Duvarlar, içinde yaşananlarla adeta nefes alıp, nefes veriyor. Beyler Sokağı’nın girişinde, hala tarihsel yönden haşmet ve güzelliğiyle azıcık sanattan anlayanların dikkatini çeken bu bina; bir zamanlar içinde yaşayanları ve yaşananları tanıdıkça daha da güzelleşiyor.

Ben, bu güzellikleri anımsarken, o duvarlardan yansıyanları hissettikçe, içimde bir şeylerin de acıdığını duyuyorum. Ve yüzler geldikçe gözümün önüne, iç dünyamda şöyle mırıldandığımı fark ediyorum: “Bir gün, sen de göçtün gittin; sessizce, ama ardında  izler bırakarak!”…

Prof.Dr. Kemal Arı – 2008
kemal.ari@deu.edu.tr