|
|
AKADEMİK DÜNYADA KAYNAK GÖSTERMEK...
Ömer Baybars TEK
3.NİSAN.CUMARTESİ 2004
Akademik yaşamda öğretim elemanları ve her düzeydeki öğrenciler tarafından sunuş, makale, konferans,bildiri , kitap vb gibi vb gibi entelektüel sermaye ürünlerinin hazırlanmasında yararlanılan kaynakların gösterilmesi gerektiğini bilmeyen yoktur. Ancak son zamanlarda bu kaynak gösterme işinin nasıl olduğunu bilmeyen veya bu işi hakkıyla yapmayanların sayısında inanılmaz bir artış gözlemlenmektedir...
Bu tür bilimsel çalışmalar yapılırken yararlanılan sözlü ya da yazılı kaynakların gösterilmesi hem etik hem de çoğu kez yasal bir zorunluluktur. Ancak bütün bunlardan daha da önemlisi, bilgilerinden yaralandığınız kişilerin eserinin adını anmak bir insanlık borcudur. Bu aynı zamanda iyi insanlık gereğidir.
Kaynak göstermenin bir başka gerekçesi de, hak edenlerin kredisini vermektir. Bunu vermediğiniz, vermek istemediğiniz zaman yaptığınız iş, düpedüz hırsızlık anlamına gelir. Bu bağlamda kaynak göstermeden alıntı yapanların alelade hırsızlardan hiçbir farkı yoktur. Hatta belki onlar çok çaresiz , cahil ve bilgisiz insanlar oldukları için bir dereceye kadar mazur görülebilirler…Çukulata , ekmek çalan çocuklar gibi..
Medyada gazeteci ya da köşe yazarı, kaynaklarını gerekmedikçe kamuya açıklamak zorunda değildir ama bu kişilerin mesnetsiz yazılar yazma hakkı da yoktur. Ama onların da belirli kişilere ait fikirleri kendi fikirleriymiş gibi de sunamayacakları açıktır. Bilim adamı da bilimsel temelli bile olsa gazetelere yazdığı yazılarda genel olarak kaynak göstermez. Bu gazete yazılarını doğasına aykırıdır. Ama yazdığı yazıların başka yerden alıntısı varsa onu gerektiğinde açıklamak zorundadır. Geçen hafta (5-10 Nisan 2004) büyük bir gazetenin ekinde bir genç yazar iVillage'dan yaptığı çeviriyi kendi ismiyle yayınlamıştı. Oysa, en azından çeviri olduğunu yazması gerekirdi !
Akademik yaşamda dipnot ve kaynakça hazırlamanın ise "araştırma nasıl yapılır" , "araştırma yöntemleri" vb adı altında yayınlanan eserlerde gösterilen belirli , çok ciddi ve de önemli kuralları vardır. Bu kurallara bakılarak, yazarların ne yapıp ne yapmadıklarının analizi çok kolaydır. Bu konularda akademik kurallara uygun davranmayanlar kendilerini hemen ele verirler. Eğer bir akademisyen, bir iki hata dışında, defalarca benzer hatalar yapmışsa, bunlar hata olmaktan çıkar, bilgisizlik, şaşkınlık, kötü niyet, okuyucuları ve değerlendirme hakemlerini hafife almak ve hatta kandırmaya teşebbüs anlamına gelir. Kuralların ciddiyetinin en önemli örneklerinden biri de, bir yazardan alıntı yapılırken, o yazar da o konuyu başka bir yerden alıntı olarak göstermişse, fikrin orijinal yazarının adının da mutlaka verilmesi gerektiğidir.
Kaynaklar, yazarın yazısının eserinin kalitesine de ayna gibi ışık tutar. Örneğin, kullandığı kaynakların sayısı, kaynaklarda gösterilen yazarların, eserlerin kalitesi, basım tarihleri, basıldığı yerler okurlara ya da dergi hakemlerine çok şey anlatır. Yapılan hatalardan biri de, bir kişinin ileride jürisine çıkma olasılığı olan kişilerden dipnot verme teşebbüsleridir. Bazıları sırf o kişiden kaynak göstermiş olmak için, o kişilerin çalışmalarından hiçbir yaratıcılık ve özgünlük taşımayan, hemen her yerde rastlanılabilecek ve hatta kendilerinin bile yaratabileceği sıradan bir kaç cümleyi alırlar. Bu da onların yazdıkları konulara bile hakim olmadıklarının başka bir göstergesini oluşturur. Kendisine yaranılma girişiminin farkına varan bir bilim adamı, böyle bir çalışmayı gördüğünde bunu hakaret olarak bile algılayabilir.
Bazıları da tüm bu dipnotlama faaliyetlerini jüri zamanına son yıla yığarlar.... Bu da görülür...
Bir de, kaynak gösterirken yapılan alıntıda , özgünleştirme ya da uyarlama adına, alıntı yapılan yazarın söylediklerini kırpma, değiştirme vb gibi bilerek çarpıtma ya da bilmeden veya dikkatsizlikle hata ve çarpıtma yapmak daha da vahimdir…
Yine, kaynakçadaki yabancı eserlerin sayısı ve niteliği isimleri de yazarın yabancı dil bilgisini ve yabancı kaynaklardan ne derece yararlandığını da açıkca ortaya koyar. Örneğin, bir akademisyen bildiri ya da makalesinde topu topu dört kaynak kullanmış ve bunlardan yalnızca biri yabancı dilden ise bu hemen sırıtır. Hele bir de o tek yabancı dildeki kaynaktan büyük miktarlarda alıntılar yapmış ve bunu kendi yarım yamalak yabancı dil bilgisine dayalı çevirisi ile birleştirmişse bu da hemen görülür...
Yabancı makalelere bakıldığında, bu çalışmalarda , onlarca adet ve bazen de yüzü aşkın kaynak kullanıldığı görülür. Bu da bir makale yazmanın bile ne kadar önemli ve ciddiyet gerektirdiğinin başka önemli göstergelerinden biridir.
Kaynak göstermeden özel husumet veya duygusal nedenlerle veya çıkar beklenmediği için, mutlaka değinilmesi gereken ya da hak eden bir yazarın eserinden kaynak göstermemek ise, akademisyenin objektifliğine ve hatta bazen araştırmasının yeterliliğine gölge düşürür.
Akademisyen, ayrıca kullanmadığı kaynakları da bu kaynakların var olduğunu ve isteyenlerin onlara da bakabileceğini belirtmek amacıyla , fazla olmamak şartıyla ve de bu durumu belirterek koyabilir...
Bazı meslekdaşlar da,çoğu kez haksız olmasalar da, sadece yabancı dilden kaynak gösterme şeklinde bir yaklaşım göstermektedirler. Yerli kaynakları göstermemek bilimsel bir araştırma eksikliği olduğu gibi gösterilmesi gereken yerli bir kaynağı göstermemek aynı zamanda yazarın omnipotans duygu ve davranışlarına ve kendi ülkesinin akademisyenlerini takmama,saymamaya ve hatta meydan okumaya kadar işaret edebilir (!) . Bunu yapınca da ileride kendisini saymadıklarını acı acı görür !
Yetersiz ve hatalı kaynaklı makalelerin hakemlerin gözünden kaçarak yayınlanmış olması, onların değerli olduğu anlamına gelmez. Hiçbir akademisyen bu şekilde bir makaleyle başkalarını kandırma niyeti taşımamış olsa bile kendini kandırmamalıdır.
BU MATEMATİK BİZE UYMUYOR HOCAM :))) KİMMİŞ BU BİLİRKİŞİ? ÜSTELİK DE AVUKAT MIŞ?
ASLINDA BU HUKUK EĞİTİMİ VE KÜLTÜR DE BİZE UYMUYOR HOCAM ? GEL DE BEKİR COŞKUN'un BU TÜR İNSANLAR İÇİN NİTELEMELERİNİ ANIMSAMA:ALLAH BÖYLE BİLİRKİŞİLERİ BİLDİĞİ GİBİ YAPSIN...ÖLEN VE BÖYLE AŞAĞILANAN HUKUK DEĞİL ÖLEN İNSANLIKTIR BU VAKADA...Memleketi ne hale getirdiler ? DAHA DOĞRUSU MEMLEKETİ BU HALDEN BİR TÜRLÜ ÇIKARAMADILAR?
Çocuk öldü masraf bitti tazminata gerek kalmadı -Hürriyet 11 Mayıs 2005
Diyarbakır'da trafik kazasında ölen 8 yaşındaki Meki Ayaz'ın ailesinin açtığı tazminat davasında, bilirkişi, ‘Aile, çocuğu büyütmek için yapılacak masraftan kurtuldu' diye rapor verdi.
Diyarbakır'ın Bismil İlçesi'nde yolcu otobüsünün çarpması sonucu ölen sekiz yaşındaki Meki Ayaz'ın ailesinin açtığı tazminat davası, bilirkişi raporlarıyla komediye dönüştü. Çocuğunun ölümünün aileyi masraftan kurtardığını iddia eden bilirkişi Sema Güleç, böyle bir durumda tazminat ödenemeyeceğini söyledi.
DİYARBAKIR'ın Bismil İlçesi'nin Köseli Köyü'nde 23 Nisan 2003 günü meydana gelen kazada, Öz Batmanlılar firmasına ait 73 AH 554 plakalı otobüsün çarptığı ilköğretim okulu ikinci sınıf öğrencisi Meki Ayaz yaşamını yitirdi. Kaza yerinde yapılan incelemede, otobüs sürücüsü yüzde 75, ölen Meki Ayaz da yüzde 25 kusurlu bulundu. Kazada oğlunu yitiren baba Medeni Ayaz, 4.5 milyar lira tazminat talep etti. Ancak otobüsü sigortalayan şirket bu ödemeyi yapmayınca Ayaz Ailesi, geçtiğimiz yıl Bismil Asliye Hukuk Mahkemesi'nde tazminat davası açtı.
Bismil Asliye Hukuk Mahkemesi de ilk duruşmadan sonra, kusur ve tazminat hesaplamasının bilirkişi tarafından yapılması için, dosyayı Ankara nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi'ne gönderdi.
ÜNİVERSİTE OKUYAMAZ
Dosyanın verildiği Ankara 25'inci Asliye Hukuk Mahkemesi, konunun uzmanı olduğu gerekçesiyle avukat Sema Güleç'i bilirkişi atadı. Avukat Güleç hazırladığı raporda, Ayaz Ailesi'nin çocuğunu büyütmek için 55 milyar 926 milyon 240 bin 197 lira masraf yapacağını, buna karşılık çocuğun 18 yaşından sonra kazanacağı paranın 13 milyar 234 milyon 447 bin 990 lira olacağını belirtti.
AİHM'YE GİDERİZ
Bu rapora ailenin avukatı Kenan Ceylan itiraz edince, dosya bu kez Ankara 2'inci Asliye Hukuk Mahkemesi'ne gönderildi. Bu Mahkeme de, Avukat Nurdane Kara'yı bilirkişi tayin etti. Onun hazırladığı rapor da ilkinin doğrultusunda oldu. Kara yaptığı hesaplamada, Ayaz Ailesi'nin çocuğunu yetiştirmek için 54 milyar 528 milyon 284 bin 230 lira harcayacağını, çocuğun 18 yaşından sonraki kazancının ise 15 milyar 437 milyon 200 bin 397 lira olacağını, çocuğun kazancı ailenin harcayacağı paradan düşüldüğünde, ailenin 39 milyar 91 milyon 83 bin 833 lira harcamadan kurtulduğu, bu nedenle tazminat isteme talebine yer olmadığını belirtti.
Ailenin Avukatı Kenan Ceylan, davayı kaybetmeleri halinde temyiz edip bilirkişiler hakkında suç duyurusunda bulunacağını belirterek, ‘Böyle raporla ilk kez karşılaşıyorum. Bilirkişiler sigorta şirketiyle anlaşmış olabilirler. Davadan sonuç alamazsak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuracağız' diye konuştu.
Mahkeme gelen bu iki rapor doğrultusunda, 18 Mayıs'ta tazminat talebiyle ilgili kararını verecek.
İŞTE YAPILAN HESAP
‘Yörenin ve ailenin sosyal konumu gereğince çocuğun üniversite eğitimi almayıp, 18 yaşından sonra çalışmaya başlayacağının kabul edileceği, ömrünün 55 yıl 10 ay 3 gün olarak hesaplandığı ve muhtemel ömür sonunun 2058 yılı olduğu, çocuğun 2015 yılında askere gideceği ve askerlik dönüşü iki yıl evlenmeyeceği, evlendikten sonra da aileye desteğinin azalacağı, çocuklarının da olacağı hesaplandığında, Meki Ayaz'ın ölmesinden dolayı ailenin 42 milyar 691 milyon 792 bin 207 lira masraftan kurtulduğu, bu nedenle tazminat isteme hakkının olmadığı.' |
CENTRAL HOSPITAL VAKASI
8 MAYIS 2005
8 MAYIS PAZAR HÜRRİYET GAZETESİNDE ÇIKAN AŞAĞIDAKİ HABER ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM.HABERİN HEMEN ALTINDA.
“ Reklamınız batsın
Yedizlerini kaybeden Sibel Deniz'in tarifi imkansız acı yaşadığı İzmir'deki hastanede reklam uğruna yapılanlar büyük tepki yarattı.
ANNELER Günü'nden bir gece önce, yedizlerini kaybeden Sibel Deniz 'in tarifi imkansız acı yaşadığı İzmir Central Hospital'da reklam uğruna yapılanlar büyük tepki yarattı. Sibel Deniz' le ilgili günlerce haber yaptıran, genç kadının sponsoru olan hastanenin Başhekimi, Kadın Doğum Uzmanı Op. Dr. Özer Gürbüz, ölü bebekleri, hastanenin adı yazılı bir örtünün üzerine yan yana koyarak fotoğraf çekilmesine izin verdi.
Hastaneden dün sabah erken saatlerde medya kuruluşlarına gönderilen basın bülteninde, yedizlerin kaybedildiği duyuruldu. Basın bülteninin üstünde ise ‘Basın toplantısı 11.00'de Central Hospital'de yapılacak ve yedizler basına gösterilecektir' cümlesi yer aldı. Op. Dr. Gürbüz, basın toplantısında konuşmasının ardından, isteyen basın mensuplarının yedizlerden görüntü alabileceğini söyledi. Gürbüz, tekerlekli sehpa üzerinde yer alan ‘Central Hospital' yazılı beyaz örtüye sıralanmış 7 cenini gösterdi.
TABİP ODASINDAN SORUŞTURMA
İzmir Tabip Odası Başkanı Dr. Zeki Gül, Op. Dr. Özer Gürbüz' ün 7 cenini teşhir etmekle suçlandığını ve olayla ilgili soruşturma açılması için çalışmalara başladıklarını açıkladı. Dr. Zeki Gül , Op. Dr. Gürbüz' ün 7 ceninden basın mensuplarının görüntü almasına izin vermesine tepki gösterildiğini belirterek, şöyle konuştu:
‘Bir çok telefon aldık. Kamuoyu hastanenin konuyu reklam olarak kullandığı görüşünde. İzmir Tabip Odası olarak bilimsel ve etik anlamda soruşturma açılması için çalışmalara başladık. Ölüye saygı, hele bebek ölümlerine saygı dünyada var. Reklamın alınmadığı tek yer kefen belki de. Bu ceninlerin bir reklam unsuru olarak kullanılması kabul edilemez. Yayınlanan fotoğraflar ülkemiz tahripkar tıp ortamının fotoğrafı. Basına bebeklerin yerine çiçek, hastanenin adının olduğu yere siyah bant yapıştırıp kapatarak, o utancın içinde bulunan yönetici ise gösterilerek fotoğraflar yayınlanabilirdi.'
Arşiv amaçlı izin verdim
CENİNLERİN basın mensuplarına gösterilmesine gelen tepkiler üzerine Op. Dr. Özer Gürbüz, kendisini şöyle savundu:
‘Bebeklerin gösterilmesi reklam amaçlı değil. Hem tıbbi etiğe sığmaz, hem de RTÜK tarafından yayınlanması mümkün değil. Arşiv amaçlı kullanılabileceğini, dosyalarında saklayabileceklerini basın mensuplarına söyledim. Ben, ‘isteyen çeksin, istemeyen çekmesin' dedim.'
Keşke bilimi dinleselerdi 2 bebek kurtulurdu
Prof. Dr. Cihat Şen (Avrupa Perinatoloji Derneği Genel Sekreteri ve Türk Perinatoloji Derneği Genel Başkanı) Yedizlerin annesi ve doktoru gebeliğin 12'nci haftasında bana geldiler ve ultarosonografiyle muayene ettik. Sonucun böyle olacağını söyledik. Ama aileye geçtiğimiz yıllarda basında yer alan Amerikalı ailenin yedizleri gösterildi hep. Kimse onlara yedizlerden üçünün kendine malik olmayan, beyin fonksiyonları eksik çocuklar olduğunu söylememişti. Ben söyleyince çok şaşırdılar. Keşke bilimi dinleselerdi. Bebekleri ikiye indirirdik, kucaklarında çocuklarıyla evlerine dönebilirlerdi.
Hasta rızası müdahale için engel
DÜNYADA ve Türkiye'de yürürlükteki yasa ve Hasta Hakları Yönetmeliği'ne göre hastanın rızası dışında doktorların müdahalesine izin verilmiyor. Yönetmeliğin 22. maddesi , ‘Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz' diyor".
BENİM GÖRÜŞÜM
Yıllardan beri Değer Çağı Pazarlama diye yazıyorum.Derslerimde söylüyorum. Bildğiniz gibi “Pazarlama pazarlamacılara bırakılamayacak kadar ciddi iştir” diye bir söz var. Hergün önünden araba ile geçerken doğru dürüst okunamayan ve yanlış yerleştirilmiş logosunun bile bana bir pazarlama hocası olarak battığı Hastahanenin belki bir halkla ilişkiler sorumlusu vardır ama bir pazarlama direktörü olduğunu sanmıyorum.
Sevgili doktorlarımızın bazıları hastaya “müşteri” denilmesinden hoşlanmazlar.Çünkü klasik satış anlayındaki “müşteri yolunacak kazdır” lafı bilinçaltlarına kazınmıştır. Oysa ,müşteri odaklı pazarlama anlayışının müşteriyi öye değil tam ersi saygı gösterilecek biri olara gördüğünü bilmezler. Müşteri odaklı,müşteriye duyarlı modern ilişkisel pazarlama anlayışı ise benim yarattığım bir deyimle RUHLU PAZARLAMA gerektirir.Gösteriş için değil.Pazarlamayı ordan burdan, kulaktan duyma information ile (knowledge değil) öğrendiklerini sananlar ise ,Central Hospital'ın yaptığı söylenen büyük ve bazen acı ve onarılması zor kurumsal itibar ve imajlarını daha da kötüleştirecek ,vahim hatalar yaparlar.Bu hatayı halkla ilişkiler sorumlusu tasarımladıysa iş daha da vahimdir.
Umarım bu hatadan herkes gerekli dersi almıştır.PAZARLAMA GÖRGÜ KURALLARI İÇİN AYRI BİR DERS KOYMAYI DÜŞÜNÜYORUM.
SAHAYA TECAVÜZ,YOZLAŞMA BİLİMSELLİK VE ŞARLATANLIK (2)
Son zamanlarda kendi ihtisas alanları dışına taşıp ,popüler gördükleri işletmecilik ve de özellikle insan kaynakları ve pazarlama alanına kayan sonradan türeme UZMANLARIN (!) sayısı giderek artmaktadır. Bunların içinde, İŞLETMECİLİK bilim dallarının tamamen dışında olan, adına bilim adamı denilen, kişilerin olması daha da vahimdir. Başlıca işletmecilik bilim dalları (1) pazarlama (2) insan kaynakları (3) finansman (4) muhasebe(5) üretim (6) tedarik (7) lojistikten oluşur. İşletmecilik bilimi dışındaki bilim dalları da iktisat (ekonomi) ,maliye ile sosyal siyaset ve iş hukuku' nu içine alan bilim dallarıdır.Bilimde interdisiplinerlik varsa da, işletmecilik özel bir ihtisas alanıdır .İnterdisiplinerlik demek, binlerce bilim adamının yüzlerce ,binlerce kitaplar yazdığı alana tamamen ayrı bir bilim dalından gelip at oynatmaya çalışmayı asla haklı kılamaz.
Bu durum ,bilimselliğe , bilimsel düşünüşe ve yöntemlere tamamen aykırıdır. Alan dışına gereğinden çok taşmak ya da hiç ilgisiz alanlara taşmak ,hukuken haksız rekabetten de öteye kosanlık, şarlatanlık ve başlı başına bir yozlaşmadır. Bunu en çok yozlaşmadan söz edenlerin yapması ve bir de başkalarına sayfalar dolusu tercümeler yaptırarak, yani eziyet ederek, onların zamanını ve enerjilerini çalarak yapmaları daha da büyük ahlaksızlıktır. Kendi alanlarında doğru dürüst bir şey ortaya koyamayan, kişilerin,koysalar da farketmez, popüler olan ya da kendilerince popüler sandıkları konulara “mal bulmuş mağribi” gibi hücum etmeleri , görgüsüzlüktür ,aç gözlülüktür.
Ne yazık ki, böyle kişilerin ordan, burdan , çöplükten topladıkları information kırıntıları (bilgileri değil) ,artık internet ya a e-postalarla ,e-gruplar aracılığı ile kitlelere yayılmakta ve özellikle de bu tür kişileri tanımayanlar ,çoğu kez durumun farkına bile varamamaktadırlar.Aslında bu kişilerin sahte diş hekimlerinden hiç farkı yoktur.
Kamuoyunun bir kısmı ,profesör deyince ,tıpkı komiser ve başkomiser veya öğretim üyesi ve öğretim görevlisi ve hata yardımcı doçent ile doçent arasındaki farkları bilmediği gibi , bilim dalları arasındaki farklara göre profesörlüklerin farklı olduğunu da pek bilmez.
Bu tür şarlatanları denemek isterseniz, alanları dışında yazdıkları konularla ilgili bir seminer vb gibi toplantıya davet edin. Hatta danışmanlık teklif edin..Bunların çoğunda yüzsüzlük olduğu için hemen kabul ederler ama ne anlatırlar orasını bilmiyorum. Bu konuda daha 1993 yıılında Ticaret Gazetesi'‘ne yayınlanmış yazımı aşağıda sunuyorum.
Kamoyunu bilgisine saygılarımla sunuyorum.
Ömer B.TEK
SAHAYA TECAVÜZ (1)
Tarih : 16-Şubat-1993
Yer : Ticaret Gazetesi
Geçtiğimiz Salı gecesi Cem Özer'in programında Sayın Işıl Özgentürk ile Sayın Burçak Evren Antalya Film Festivali jürisinin kuruluş ve işleyişindeki çarpıklıkları dile getirdiler. Konudan anlamayan kişilerin çaplı insanlar hakkında nasıl hüküm vermeye kalktıklarını, uluslararası ödül kazanmış filmlere karşı çapsız filmleri nasıl kayırmaya giriştiklerini anlattılar.
Son yıllarda ülkemizde giderek revaç bulan "kestirmecilik" her alanda kendini göstermeye başlamıştır. Bakıyorsunuz sporda, sanatta, sinemada, bilimde, edebiyatta, basında, ve her alanda bir takım insancıklar asıl ilgi alanlarını bir yana koyup , kendi işine bakacakları yerde, "komşunun tavuğu" ile ilgileniyorlar. Özellikle bilim alanında bu durumlara daha sık tanık oluyoruz. Bakıyorsunuz adına profesör bazı kişiler akıllarına esen ya da çıkar gördükleri her konuda ahkam kesmektedirler. Ama bir başkası kıyısından köşesinden kendi parselledikleri alana girmeye kalktığında "memura hakaret", "meskene tecavüz" diye bağırmaktadırlar.
Her ne kadar çağımızda bilgi ve bilim kimsenin tekelinde değilse de, her gün her yerde "bilgi toplumu" diye avaz avaz bağıran kişiler iki parça bir şey okuyup hemen kendilerini o konunun ilahi ilan etmektedirler. Oysa bilim o kadar derin bir kuyudur ki , bilim dalında bile "ben artık her şeyi bilmiyorum" demek için ömür yetmez. Bu kişiler yaptıkları fikir hırsızlığıyla bilgiye ve bilime ve dolayısıyla topluma karşı en büyük saygısızlığı yapmaktadır. Kendi asıl ilgi alanları ve - gerçekten varsa - uzmanlık alanlarında ipe sapa gelir bir şey yapmayan, herhangi bir varlık göstermeyen bu kişiler günün popüler konularına can simidi gibi sarılıp oralardan bir çıkış yolu aramaktadırlar. Bunun için en çok üç-dört kişinin yazısını, kitabını okuyup, doğru dürüst anlamadan bir dördüncü yazıyı, kitabı veya konuşmayı çıkarmaktadırlar. Ne yazık ki , bu tür kişileri okuyan, dinleyen ve izleyen kitle de böyle soytarılara, ya farkına varamadığı ya da kötü kişi olmamak için, herhangi bir tepki göstermemektedirler. Basınımızın bir kesimi de ,günü kurtarma telâşıyla, bu slogancı kişilere çanak tutmaktadır. Onlar da "yiyenlerin" bolluğunu görünce meydanı boş bulup, bilgiyi ve bilimsel doğruları çarpıtarak, milleti enayi yerine koymaya devam etmektedirler. İnsanı kazıklamak sadece çarşı pazar alışverişinde mi olur? Piyasada aldatılan, zarar gören tüketici en azından Ticaret Odası Tüketici Masası'na TSE'ye ve bazı tüketici kuruluşlarına başvurabilir. Ya fikir piyasasındaki bu açgözlü sahtekarlar için nereye başvurulacak?
Zamanımızda artık uzmanlık olmadan herhangi bir konuda yazmak, fikir söylemek giderek zorlaşmaktadır. Ama işlerine gelmediği için soytarılar bu gerçeği kabullenmek istemedikleri gibi, üstlerine bile alınmaktadırlar.
SAHAYA TECAVÜZ 3
Bu saha tecavüzü konusunun kuşkusuz daha çok ayrıntısı var.Bildiğiniz gibi ,şeytan da ayrıntılar da gizlidir. Konu hakkında ilgililer ve de özellikle öğrenciler aydınlatılmazsa çoğu büyük sıkıntalar yaşar.Örneğin, bir öğrenci bu konudaki düşüncelerimi ilettiğimde, “ne olmuş yani hocam yapabiliyorsa helal olsun” diye yanıt verdi. Kendisine bilimselliğin ne olduğunu anlatmak zaman aldı. (Değerler nasıl kaybettiriliyor şaşkın hocalar ve "fırsatçı enfeksiyon" dedikleri kişiler tarafından görün!)
İşletme ve yönetim bilimleri dışında biri ,örneğin bir maliyeci ya a hukukçu, insan kaynakları allanına el atsa,bu kişi örneğin bir hoca ise, kendi alanındaki öğrencileri de yanlış yönlendiriyor demektir. İnsanın, insan kaynakları ya da işletmecilik pazarlama alanında bilgi sahibi olması başka şeydir.Olması da yararlıdır.Ama doğru bilgi sahibi olursa.Ama bu konuda ,sonradan öğrenme şekliyle ahkam kesmeye kalkması ,kitaplar ya da makaleler yazmaya kalkması etik dışıdır.
Bu ihtisaslaşma çağında herkes kendi işini doğru yapmaya çalışmalıdır.Artık medyada gazete ve televizyonlarda bile yavaş yavaş ihtisaslaşma başladı.Her ne kadar orada da maşallah her konuda ahkam kesen ,"bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan” “kopyala – yapıştırcı” önemli sayıda gazeteci köşe yazarı varsa da...
Sahaya tecavüz bazen işletmecilik fonksiyonları arasında da olabilmektedir.Örneğin, yeni yetişen kolaycı bazı araştırma görevlileri, örneğin muhasebe fonksiyonu alanında bir master ya da doktora tezi yazarken,insan kaynakları ya da pazarlama konularını ,popüler olduğu için ve “kolay laf” sanarak dolgu malzemesi niyetine ,tezlerine sayfa sayfa dolduruyorlar.Tabii bir yığın hata ile. Yine bazı doçent adayları yıllarca bir tek kalem kaldırmadıkları ,makale bile yazmadıkları bir konuda (işletme ya da kendi alanlarında bile olsa) aniden çıkıp kitap yazma cüretini gösteriyorlar.
Hiç unutmam .,Michigan State Universitesi'nde ziyaretci hoca olarak bulunurken (1978'de ikinci gidişimde), dünyaca ünlü ve sadece o konuda birçok kitap ve yüzlerce makale yazmış ve hayatına bu konuya adamış ve gözlerini kaybetmiş olan perakendecilik profesörü hocam Stanley Hollander bana büyük kütüphanede şunları demişti; “ Bilim dipsiz bir kuyudur tek bir alanda bile ömür verirsiniz ama bitiremezsiniz”
Aslında bu davranışlar kabul ve saygınlık görme gereksinmesinden kaynaklanan, şaşkınlık, vizyonsuzluktan başka bi şey değildir. Danışmanlık kurumu konusunda da benzer şeyler yaşanmaktadır. Önüne gelen işletmecilik danışmanlığına soyunmaktadır.
Benim bu konuda önerim ,bu tür insaların okuru ya da müşterisi olma durumundaki kimselerin (iş adamları, firma yöneticileri, kongre konferans düzenleyicileri vb) kendilerine önce CV'lerindeki üniversite ve sonrası ihtisas alanlarını sormalarıdır. Örneğin, bir hukukçu ya da maliyeci ya da iktisatçı reklam ya a perakendecilik ya da insan kaynakları konusunda kitap yazamaz. Makale yazamaz. Gazete yazısı belki tek tük yazabilir o da çok dikkatli olmak şartiyle. Danışmanlık ise hiç yapmamalıdır.
Kendileri ile oyun oynayanların çok olduğu ülkelerle başka ülkeler çok rahat oynarlar! ÖBT DİPNOT VE KAYNAKÇA GÖSTERME AHLAKI KONUSUNA YENİDEN BAKIŞ !
Son zamanlarda,önümüze gelmeye başlayan kitap ve diğer çalışmalarda rastladığım bazı bulgular, beni,daha önce Web sitemde vurguladığım bu konuyu bir kez daha ele almaya yönellti.
Şunu da belirteyim ki , etik ve akıl dışı davranarak, bilimsel adap ve ahlaka uymayan bu gibi kişilerin, böyle yazılar yazmama sebep olarak , değerli zamanlarımı ve göz nurumu almalarından dolayı kızgınım. Bu gibi kişiler, farkına varılmaz sanabilirler ya da farkına varılsa da , koruyan biri çıkar düşüncesinde olabilirler ama onları gören gözleyen gözler de var ! Bunu unutmasınlar.
Topluma önder olması gereken kişilerin, topluma bu yolla verdikleri ve asla akıllarına bile getirmedikleri,getiremeyecekleri zararlardan dolayı daha da kızgınım. Kendilerini düzeltmedikleri ve çekizdüzen vermedikleri takdirde , bilimsel platformlarda böyle kişilere kimsenin hiçbir tolerans göstermeyeceğini bilmelerini isterim.
Özellikle, bilimsel çalışmalarda , dipnot ve kaynakça'nın her ikisinin birlikte gösterilmesi dürüstlük,öğreticilik ,üniversiter ahlak,nezaket ve vicdan adına çok önemlidir. Bu artık totolojik bir söylem haline gelmiştir. Ne yazık ki tekrarlıyorum.
Bugün, deneyimli bir hoca ,bir yazarın kitaplarını inceleyerek, onun bilimsel erki yanında, ahlakı, karakteri ve kişiliği hakkında da çok önemli bulgular edinebilir.
Nitekim ediniyoruz da...Bilimsel hayat, çocuk oyuncağı ya da dönme dolabı ya da atlı karıncalara binilen Luna Park yaşamı değildir. Erkenden medya starı olma sevdası da değildir. Uzun yılların sabrı, göznuru, çalışma, inceleme ,araştırma, çapraz kontrol , doğrulama vb gibi birçok özveri gerektirir. Kuşkusuz, bir de çok çok iyi yabancı dil bilmeyi (50-60'lık değil!) .
BU KONUDA HÜRRİYET GAZETESİ'NİN UZUN YILLARDAN BERİ NEW YORK MUHABİRİ OLAN DEĞERLİ DOĞAN ULUÇ'UN ,TEXAS' ÜNİVERSİTESİ'NDEN BİR PROFESÖRÜN ÜNLÜ YAZAR GRAHAM GREEN'İN HAYATINI (2000 SAYFADAN FAZLA) KALEME ALMAK İÇİN ÖMRÜNÜN 30 YILINI NASIL BİR TUTKU İLE VERDİĞİNİ ANLATAN MÜKEMMEL YAZISINA DA AŞAĞIYA EKLİYORUM.ÖĞRENMEK ANLAMAK İSTEYENE BELKİ SAZ OLUR!
Son zamanlarda, ne yazık ki ,ülkemizdeki genel yozlaşmanın sonucu olarak, bu konuda da büyük bir etik ya da ahlak sorunun yaşandığını önümüze gelen ve sayısı hergeçen gün artan sayısız örneklerle gözlemlemekteyiz. Medyada bile kaynak gösterme ahlakının ,bilimsel araştırmaların yöntemlerinin sorgulandığı , açıklandığı bir dönemden geçilirken, üniversiter hayatta çok değişik nedenlerle bu konuda titiz davranmadan uzaklaşma,tersine gidiş , gelecek adına üzüntü verici ve umutsuzluk yaratıcıdır.
Üniversite benim ve benim gibi düşünen birçok kişinin indinde her zaman üniversite dışı dünyaya örnek olması gereken kurumların başında gelmiştir. Ama belki de böyle önemli bir konuda dürüst ve tarafsız davranılmadığı zaman , üniversite üniversite olmaz. Kendimi düşünüyorum da , bir vesile ile aramızın ve iletişimimizin iyi olmadığı bir meslekdaşımın kitabını, o zamanlar TÜRKİYE'de önemli olduğu için terreddüt etmeden kitabımda kaynak göstermiştim.
Bilim adamlarına daha doğrusu bilim adamı adaylarına yol gösterecek bir çok bilimsel araştırma el kitabı vardır. Bilimsel çalışma yapan ,kitap yazan kişiler, basit ve sade olarak bu kitaplardaki kurallara uysalar hiçbir sorun çıkmaz. Ancak,Bilimsel Araştırma El kitabı gibi kitapları yazan değerli arkadaşlar , şeytanın bile aklına gelmeyecek kurnazlıkları ,etik dışı davranışları, hırs dolu,akıl dışı yaklaşımları açık açık yazmamışlardır. Bunları ben yazmaya başladım. Bu sitemde, KÖŞE YAZILARI butonu altında, epey önce yayınladığım yazıyı da okumanızı öneririm. Okuması gerekenler okusalardı bugün kimsenin önüne abuk subuk yayınlar gelmezdi.
Bu konuda kötü örnek davranışlardan çarpıcı bazılarını sıralıyorum:
(1) Bugün profesör olan bir kişi,her nasılsa gözden kaçmış kitabında, başka bir öğretim üyesinden blok olarak sayfalar dolusu bilgiyi apartıyor. Kitabının ya da tezinin en arkasına genel kaynakçada alıntı (buna alıntı da denilmez!) yaptığı öğretim üyesinin adını ve çalışmasını lütfedip koyuyor.(Bazen öğretim üyesinin bir kaç eseri varsa onun öne çıkmasını istemediği eseri yerine başkasını da koyduğu oluyor.)
(2) Genç bir bilim adamı adayı ,daha okuması, öğrenmesi gereken birçok kitap makale varken ve yüz fırın ekmek yemesi gerekirken, doktorasını verir vermez, kitap yazıyor. Daha doğrusu kitapçık yazıyor.Yazmaya cesaret /cüret ediyor ve gidip , daha önce başka öğretim üyesinden blok olarak apartmış ve dipnot vermemiş kişinin aparttığı bilgileri alıp dipnotunda ya da kaynakçasında onu gösteriyor. Böylece asıl emek vermiş olan kişinin emekleri tamamen kaybolmuş oluyor.
HUKUK DİLİNDE BUNA DELİLLERİ KARARTMA denilir. BİR BAŞKA DEYİŞLE,bu davranış ETİK OLMAMAK BİR YANA , AYNI ZAMANDA SUÇTUR. BİR GÜN , ÜLKEDE HUKUK VE KANUN HAKİMİYETİ TAM OLARAK GERÇEKLEŞİRSE , BU GİBİLERİN AĞIR CEZAYA BİLE GİTMESİ GEREKİR ! YILLAR ÖNCE, HARVARD ÜNİVERSİTESİ'NDE KIYMETLİ BİR PSİKİYATRİ PROFESÖRÜ, BUNLARDAN ÇOK DAHA MASUMANE BİR NEDENDEN DOLAYI KOVULMUŞTU. GAZETE YAZILARIMDAN BİRİNDE ONU ANLATMIŞTIM.
(3) Bazen böyle bir kişi gidip bir dergiden makaleden yararlanıyor : Makaleyi yazan dürüstçe alıntıların kaynaklarını göstermiş. Bu kişi ise , onları da birlikte göstermesi gerektiği halde , sadece makaleyi yazanı dipnot ya da kaynakçada gösteriyor. Asıl yazarı ortadan kaldırıyor.
(4) Bazıları ise ,kitap ya da tez yazdığı konuda, temel eser ya da eserler vermiş kişi ya da kişiler ön plana çıkmasın diye , onun temel eserlerini çalışmalarında hiç göstermiyorlar. "Jürilerine çıkar" diye aynı yazarın başka bir kaynağını, kitabını gösteriyorlar.
(5) Ayrıca, bu gibi kurnaz ve etik dışı kişilerin ,o başka kaynaktan yaptıkları alıntılar da asıl yazarın temel bilimsel kişiliğini ,bilgisini ,yargılarını asla yansıtmayacak ve hatta yazarın dip not ile kullandığı önemsiz bir iki satırı içeriyor. Böylece ,böyle insanlar, ön plana çıkarmamayı kafalarına koydukları temel eser sahibi yazarı ve emeklerini,akıllarınca tamamen gözönünden uzaklaştırmış oluyorlar. Burada, o yazara karşı, tamamen hırstan kaynaklanan, cüretkar bir meydan okumanın ,saymamanın varlığı apaçık orta çıkıyor. Yine o asıl yazarı eksik tahminlediklerini ,kendilerini de fazla yüksek algıladıklarını, gösteriyor. (Böyle kişilerin böyle davranabilmeleri için güvendikleri bazı kişiler olması gerekiriyor!)
(6) Bir başkası , temel eser sahibi yazardan, o yazarkyn yıllar önce yazdığı tez ve/veya kitaplardan büyük miktarlarda alıntılar yapıyor.Yazarın o zamanki araştırmalarında saptadığı ama bugün bir bölümünün artık geçerliğinin ortadan kalktığı koşulları veya bulguları BUGÜN DE GEÇERLİYMİŞ GİBİ KİTABINA (ASLINDA KİTAP FİLAN DEĞİL!) ŞAŞKINCA AKTARDIĞI GÖZLEMLENİYOR. BUNLAR BİLİM ADAMI OLACAK ÖYLE Mİ?
(7) Bazıları da bir öğretim elemanının dipnotlu çalışmasında kaynak gösterdiği kaynakları alıp, o yazıyı ,eseri yazan öğretim elemanını safdışı bırakarak, sanki kendileri o kaynaklara ulaşmış gibi yapıyorlar.
(8) Bir esere dipnot vermek gerekiyorsa , uygun yerinden dipnot verilmemişse, bu bilimsel bir eksiklik,yanlış (hata) ve hatta ,saygısızlık, hakaret ve kusurdur.
(9) Bir yazarın konusuyla ilgili olarak ortada bulunan tüm çalışma ve eserleri görmesi mümkün değildir. Ama görülmemesi mümkün olmayacak derecede ortada olan ,önemi ve değeri herkes tarafından kabul edilmiş ,bilinen bir eseri ,çalışmayı görmemiş olmak, mazeret kabul edilemez. Kimse kimseyi ve de kendini kandırmasın; Böyle bir mazeret öne sürmek, akıl dışı ve etik dışı olduğu gibi,kendini dev aynasında görmek demektir. Hatta bu davranış şımarıklık ve kötü niyete de bağlanabilir. Kuşkusuz, bu da sonuçta bilimsel araştırma eksikliği demektir.
(10) Aslında etik dışı uygulamalar burada sınırlı değil ama bugünlük bu kadar olsun.
Böylelerine sesleniyorum. Kendinize gelin baylar bayanlar ! Kim söyledi size 3 yılda 5 yılda hatta 10 yılda medya starı olacağınızı. Ya da kısa zamanda uyduruk çalışmalar yapıp, satıp köşeyi döneceğinizi...Henüz bunları ismen açıklamıyorum ama bu tür kişileri uyarıyorum. Bu çalışmaları derhal yayından ve ortadan kaldırsınlar. Yeniden düzenleyip dürüstçe yayınlasınlar. Aksi halde,bu gibi, kimi şımarık,kimi kifayetsiz muhterisler yapamayacaklarsa ,çekip gitsinler, ekmeklerini başka yerde arasınlar . Zeki ,dürüst parlak gençlere yolu açsınlar. Mecbur değiller öğretim üyesi olmaya. Ya da, toplum böyle kurnazları taşımaya mecbur değil...Böyle kitaplara ve insanlara en iyi cevabı orta ve uzun vadede toplum verir. Ama kısa vadede bunlar vitrinlerde dolaşıp malı (!) kapıp götürürler.
"Yazarlık herkesin harcı değil"
Doğan Uluç
Hürriyet
14 Kasım 2004
Yazarlık hayli güç bir meslek. İlkin 'yazarlık' sözcüğünü açmam lazım. Gazete ve dergilerde köşe, yorum yazarlarından bahsetmiyorum.
Hele hele arabasına gaz pompalayan benzincinin derdini, sevgilisiyle tartışmasını, kıyafet seçiminde kararsızlığını, konu bulmakta zorlanıyorum diyerek abuk sabukluğu sütunlarına geçirenlerin mesleği değil güç dediğim. Hayatının roman olduğunu sanıp kaleme sarılan bıyığı terlememiş çocukların aklından geçen hiç değil. Gerçek kitap, roman yazarlığını kastediyorum.
*
KALICI , okur çekici, orijinal bir kitap yazmak bilgi, kültür birikimi, özveri, sabır ve zaman isteyen bir iş. Bıkıp usanmadan araştırma, gerektiğinde seyahat, konuya ışık tutacak insan kalabalığıyla görüşme gerekiyor.
Bu hafta Graham Greene ile ilgili bir haberi okurken hayrete düştüm. 'Third Man' (Üçüncü Adam), 'The Power and the Glory' (Güç ve Zafer), 'The Quiet Man' (Sessiz Adam) gibi birkaç eserini okuduğum Greene'nin hayat hikayesinin üçüncü cildi yayımlanmış. Yazarı Prof. Norman Sherry. 1991'de ölen Greene'in izniyle biyografisinin yazarlığını üstlenen Sherry'nin bu konuya harcadığı zaman sizi de şaşırtacak. Tam 30 yıl. Greene'in 87 yıllık yaşamını içeren üç ciltlik kitap ise 2 bin 251 sayfa.
*
Texas'ta bir üniversitede edebiyat hocalığı yapan Prof. Sherry, Greene'in notları, anıları, günlük tutanakları, sevgililerine mektuplarını toplamış, dost ve yakınlarıyla görüşmelerini kağıda dökmüş. Bu kadarla da kalmamış, Greene'nin romanlarının geçtiği yerleri ziyaret etmiş: ‘Graham'ın 'Journey Without Maps'ine (Haritasız Seyahat) konu olan Liberya'ya aynı rotayı takip ederek gittim. 'The Power and the Glory' (Güç ve Zafer) için Meksika'ya, Diktatör Duvalier'i anlatan ‘'Comedians' (Komedyenler) için Haiti'ye, arkadan 'The Honorary Consul'u (Fahri Konsolos) yazdığı Paraguay'a gittim. Ve daha başka ülkelere.'
*
GREENE 'in izinde dağ, bayır demeden yol kateden profesör bu seyahatlerde tropik diyabet, dizanteri, bağırsak kangreni ve sıtmaya yakalanmış, kısa süreli körlük geçirmiş, Haiti'de üstüne kurşun sıkılmış, Kongo'da saldırıya uğramış, Küba'da tutuklanmış.
Graham Greene'in biyografisi uğruna 30 yılını harcayan Sherry, ‘Sağlığımı kaybettim, çocuklarımla aram bozuldu. İki kere evlenip boşandım. Ailem bu tutkuyu paylaşmaya yanaşmadı' diye dert yanıyor.
Biyografide romanları filme aktarılan, ünü dünyaya yayılan yazarın karanlık yaşamına ışık tutuluyor. Greene'in fahişelere merakı ortaya çıkıyor, genelevlerde 47 fahişeyle sevişmeleri ayrıntıyla yer alıyor.
*
KİTAPTAN öğreniyoruz ki, yazar evliyken aynı zamanda kocalarının bilgisi dahilinde iki evli kadınla ilişkiye girmiş. ‘En büyük aşkım' dediği metresi Catherine Walston'la birlikteliğini nasıl bitirdiğini ‘The End of the Affair' (İşin Sonu) adlı kitabında anlatıyor. Son metresi Yvonne Cloetta'yla 30 yılı aşkın ilişkisinde genelev ziyaretlerine de devam etmiş.
Yazarın çocukluğu hayli sorunlu geçmiş. Babasının baş öğretmen olduğu okuldan sık sık kaçmış. Sayısız kere intihara teşebbüs etmiş, 15 yaşında tedavi için psikiyatra gitmeye başlamış, alkol bağımlısı olmuş, komünist parti üyeliğine girmiş.
Bir aile dostunun desteğiyle gazetelerde sanat eleştirmenliğine başladıktan sonra da romancılığa merak sarmış. İlk kitapları geri çevrilmesine rağmen yılmamış. Macera düşkünü yazar, kitaplarını yazmak için İsveç'ten başlayıp Meksika, Liberya, Vietnam, Kongo, Kenya, Küba ve Polonya'ya kadar gitmiş.
Bu arada anı kitapları da yazmış. İstanbul anılarını anlattığı ‘Stamboul Train' (İstanbul Treni), Hindiçini'de, Afrika'da izlediği harpler...
*
SADECE düz bir hayat hikayesi anlatmıyor ama kitap. İngiliz Gizli Servisi hesabına 'casus'luğa başlaması, Hemingway, Korda, Fleming, Coward, Waugh, T.S.Eliot gibi ünlü yazarlarla dost olması gibi ayrıntılar da var.
Graham'ın ailesi, Prof. Sherry'e, ‘Greene'in yaşamını kendisiyle özdeşleştirmiş. Gereksiz özel yönlerini abartarak yazmış' diyerek ateş püskürüyor. 69 yaşındaki edebiyat hocasının yanıtı ise: ‘Graham ölüm döşeğinde bana biyografisini yazmam için yazılı belge verdi. Hayatımdan harcadığım 30 yılı unutmasınlar.'
|