|
HUKUK, ADALET ve HUKUKÇU OLMAK
Amerika’nın Meksika’ya karşı
açtığı emperyalist savaş sırasında konan vergiyi, “ödediği her
dolar, bir adam öldürmek üzere başka bir adam veya tüfek satın
almaya yarayacak” gerekçesiyle vermeyi reddeden Henry David
Thoreau, bu sebeple hapse atılır...
Onun gibi önemli bir düşünür
olan arkadaşı Ralph Waldo Emerson,
bu haberi duyunca telaşlanır ve
hemen hapse koşar.
Rivayete göre aralarında şu
konuşma geçer:
“- Henry, neden buradasın?”
-
Waldo, sen neden burada
değilsin?”
“Hukuk nedir?” sorusu,
yüzlerce yıldan beri zihinleri meşgul etti ve etmeye de devam
etmekte. Bundan da eski olan “adalet nedir?” sorusudur.
Şüphesiz, bu sorulara verilen onlarca farklı cevap oldu ve bu
sorular hâlâ hukukun işleyişi üstüne kafa yoran insanların
gündeminde. Ama hukukçu sıfatını taşıyanlar, yalnızca,
adalet ve hukuk nedir sorusu üstüne kafa yoranlar değil. Hatta
bu soru üstüne kafa yormuş olanlar, çoğu kez hukukçu değil!
Demek ki hukuka ilişkin bir bilgi sahibi olmakla, hukukçu olmak
arasında bir fark var.
Hukukçu denilince birkaç farklı
grup insan akla gelebilir; avukat, hâkim gibi hukuk pratiği ve
somut uyuşmazlıklarla ilgili olanlar, akademisyenler gibi hukuk
bilgi ve tekniğini aktaran ve oluşturanlar ve bir de belki,
sıradan insanın hukuk diye bildiği, kanunları vaz’ edenler.
Bunların her biri, bir bütün olarak hukuk sistemin olmazsa
olmaz birer parçasıdır. Hukuk eğitimi veren okullar da
saydığımız gruplara, insan malzemesi temin ederler. Fakültede
eğitim alan her öğrenci, bu karmaşık ve büyük ama canlı ve
hareket halindeki oluşun içinde yer almak ve onu mümkün
kılmak üzere eğitim alır.
Şöyle bir durup baktığınızda
basitçe şunu görürsünüz; hukukun iki temel işlevi vardır: Bir
toplum olarak biraradalığımızı muhafaza ederek yaşamak için
ortak iyiyi tespit ve temin etmek; vatandaşlar arasındaki
uyuşmazlıkları çözmek. Bunun için de yukarda saydığımız gruplar
yine çok basitçe şöyle çalışırlar. Devlet (kanun koyucu),
toplumun bir arada ve huzur içinde yaşaması için gerekli ortak
amaç ve iyiyi tespit ve vatandaşlar arasında çıkan ve
çıkabilecek uyuşmazlıkların ne şekilde çözüleceğini ilan eder.
Hâkim, savcı, avukat yahut kolluk gibi uygulayıcılar,
uyuşmazlıklara, bu konmuş olan kanunları (normları) uygulayarak
toplumsal düzenin korunmasını yahut düzeltilmesini sağlarlar.
Akademisyenler de hem hukuk sisteminin işleyişini anlamaya ve
çözümlemeye, hem aksayan yönlerine işaret etmeye, hem de
hâlihazırda mevcut hukuk sistemini öğretmeye çalışırlar.
Uyuşmazlıklar ortaya çıkar, suç işlenir, hâkim kendisine verilen
normlarla (adı üstünde, norm kelimesinin aslı gönye demektir;
gönye ile bir şeyin doğru olup olmadığına bakarız yahut eğri bir
şeyi hizaya çekeriz) meseleyi temize çeker. Akademisyen, normu
sistemin içindeki yerine yerleştirir, aktarır, eleştirir,
anlamlandırır. Yasa koyucu normu inşa eder. Bütün bir sistem
böyle işler ve toplum var olur.
Görünen basitçe böyledir; ama
hayat hareket halindeki muazzam bir akıştır. Bir kenarda durmak,
bakmak ve düşünmekle elde edilen bu basitçe bakışın, aslında
gerçek olmadığını fark etmekle, hukuka ilişkin bilgi sahibi
kimse bir parça dehşete düşebilir. Kanunlar, mekanizmalar,
işleyişler, hâkimler, evrak ve defterler... Mesele, bir tamirci
ile cerrah arasındaki farka benzemektedir. Tamirci hiçbir zaman
çalışmakta olan bir motoru tamirle uğraşmaz; cerrahın elinde
halen atmakta olan bir kalp vardır. Bu örnekte cerrah, hukukçuya
karşılık gelir. Ve tastamam bu haliyle hukukçu, kitapta yazanla
karşısında duranın farklı şeyler olduğunu ve de elinin altında
kımıldananın kan, et ve sinirden fazla bir şey olduğunu fark
eder. Bu nokta belki de, hukukla ilgili bir kimse olmaktan
hukukçu olmaya geçilen ilk basamaktır. İnsan, insanlık, vicdan,
adalet, hakkaniyet, iyilik, doğruluk gibi kavramlar, birer
kelime olmaktan çıkıp hayatının içine yerleşmeye başlayınca
hukuk bilgisine sahip kimseler, bu bilgiyi ete kemiğe
büründürürler ve hukukçu olmanın içini adaletle doldurmaya
başlarlar. Yine bu nokta, bir vatandaş olarak Henry David
Thoreau’nun, kendisine vergi vermeyi emreden kanuna, insan
hayatını gerekçe göstererek karşı durduğu noktadır.
Hukukçu, toplumun kalbini elinde
tutmaktadır. Bir hâkim, bir avukat, bir akademisyen yahut bir
hukuk öğrencisi olarak elindeki bilgi, bir toplumun hayatını
sürdürmesi için gerekli bilgidir. Çünkü adalet, mülkün
temelidir.
Eski Hint ve Türk geleneklerinde
cihanın adaletle duracağı, bunu devletin sağlayacağı,
devletin ise bir hükümdara (melik) ihtiyaç göstereceği,
hükümdarın ordu olmadan iş göremeyeceği, orduyu ise ancak
servetin (mal) toplayabileceği, serveti reayanın sağlayacağı,
reayanın da ancak adil hükümdar yani adalet sayesinde refaha
ereceği inancı vardır. Mülk kelimesinin, iktidar, hâkimiyet
veya hâkimiyet altında bulunan ülke olduğu düşünüldüğünde, bu
sözün anlamı mülkün yani devletin ancak adaletle varlığını devam
ettirebileceği olarak belirir. Meseleyi şöyle de anlatabiliriz.
Pek çok insan adalet deyince ilk evvel haksızlık duygusunu
hatırlar ve zaten biz adaleti tanımlayamıyorsak da adaletsizliği
bilebiliriz. Bu da büyük ölçüde haksızlığa uğramışlık
duygusudur. Bu duygu, hukukî alanda gayet büyük önem taşır çünkü
sosyolojik meşruiyet yahut toplumsal rıza hukukun haksız muamele
etmediği, haksızlık içermediği inancı ile sağlanabilir.
Toplumdaki haksızlık duygusunun artması, hukuk düzeni ile toplum
arasında bir gerilim doğurur. Çünkü insan itaat edeceği normun
âdil ve meşru olduğu inancına sahip değilse, normu ihlâl etme
konusunda kendini haklı görecektir. Hatta ihlâl etmenin gerekli,
yani âdil olduğunu düşünecektir. İhlâl ise, yaptırımı gerekli
kılacaktır. Bireydeki haksızlık duygusu, yaptırım uygulayan
otoritenin adaletsiz olduğu inancına yol açacaktır. Bu da
otoritenin meşruiyetini zedeleyecek ve devletin varlığını
tehlikeye düşürecektir.
Demekki hukukçu devletin
var oluşundaki meşruiyeti yani adaleti gözetmek durumunda olan
kimsedir. Adaleti gözetmek ancak bilgi ile mümkündür. Bilgi
edinmek için, bilgiye açık olmak gerekir. Bilgiye açık olmak
için kendine güven duymak gerekir. Güven için içinden
çıktığımız, mensup olduğumuz kültürden beslenmek gerekir.
Kültür, tarih ve dil bilmekle bize kendini açar. Bilmek, anlama
ve empati olmadığı sürece kimliksizlik ve kişiliksizlik
demektir. Kimlik ve kişilik, toplumsal hafıza ve geçmiş bilinci
ile kazanılır. Hafızasını kaybeden bir kimse, kim olduğunu da
bilemez. Hukukçu, toplumsal tarih ve kültürünü bilen, bilmekle
yetinmeyip anlayabilen, böylece kendi kimlik ve bilincini inşa
eden, bununla da kendine ve toplumuna güven besleyen kimsedir.
Kendine güvenen, kimlik sahibi bir hukukçu, başka toplumlardan
korkmaz ve kendini onlardan daha küçük görmez. Toplumunu dirlik
içinde tutacak ve insanlarına adaletle muamele edecek bir hukuk
sisteminin ancak bunlarla kurulabileceğini bilir. Bütün bu
sayılanlar, onu meslek erbabı bir kanun uygulayıcı, anlatıcı,
dinleyici olmaktan çıkarır ve bir hukukçu kılar. Bir hâkim, bir
akademisyen yahut bir milletvekili ve hepsinden önemlisi bir
hukuk öğrencisi hukukun oluşumunda ve işleyişinde rol alan bir
kimse olarak, elinde canlı bir kalp attığını fark edemezse, bir
teknisyen olarak kalır. Hukukun içi böylece kurur ve boşalır.
Hukuk eğitimi bu sebeplerle
yalnızca fakültedeki bilgi birikimiyle gerçekleşmez. Ama bu
bilgi birikimi olmadan da gerçekleşmez. Bu eğitime talip olan
kimse, toplumun varlığını ve bireylerin içlerine sinen bir
hayatı inşa edecek kimse olduğunu bilmelidir. Üstlenilen
sorumluluğun ne kadar hayatî olduğunu fark etmemek, vahim
sonuçlar doğurur. Hukuk öğrencisi, toplumun capcanlı atıp duran
kalbini elinde tutacağını da bilmelidir. Orda yapacağı her
hareketin hayatî olduğunu da. Kanunların ruhunu bilmek için
tarih bilmesi gerektiğini, dili iyi kullanması gerektiğini,
zihninin ve algısının açık olması gerektiğini. Kendi toplumunun
inşa ettiği kültürü ve değerleri bilmek ve hatırlamak zorunda
olduğunu. Bunlar olmadığı sürece, bırakın iyi ve faydalı olmayı,
toplumsal açıdan ne kadar tehlikeli olabileceğini...
“Hiç kimse onu bulandırmadığı
ve ihlâl etmediği sürece hukuk, teneffüs ettiğimiz hava gibi
görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Hukuk ancak
kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız
sağlık gibi sezilmez bir şeydir.” (Pierre Calamanderi).
Ancak, zaman zaman adalet ve hukukun toplumda birbirine yabancı unsurlar haline
gelmesi, bilgili ama “adalet
nedir?” sorusunu sormayı çoktan unutmuş kimselerin varlığı,
hukukun kanunla ve kanun yapmakla aynı şey olduğu yönündeki
yanılgı, hukukla ilgili herkese önemli toplumsal
sorumluluklar yüklemekte. Hukuk bulandıkça ve itibar kaybettikçe
mülk sarsılmakta. Çünkü hukuk, toplum nezdinde adaleti temsil
etmektedir. Bunun içindir ki hukuk fakültesi, farklı bir
sorumluluğu taşımaktadır. Toplumun kırılgan adalet duygusu, bu
fakültelerden eğitim almış insanlara emanet edilmektedir. Hukuk
nedir sorusu, felsefe kitaplarının arasından böylelikle çıkar ve
devletin damarlarında yol alır. Hukuk bu damarlardan kalbe yani
adalet ulaşır ve böylelikle toplum can bulur.
Bizler de bu temelde birer tuğla
olarak öğrencilerimizin yanındayız. Görev edindiğimiz hukuk
mesleğinin, bir meslek olmaktan öte bir şey olduğunun
farkındayız. Bu inançla gayret göstermekteyiz. Çünkü bir mıh bir
nal, bir nal bir at, bir at bir asker, bir asker bir ordu ve bir
ordu bir devlet kurtarır.
Ve çünkü bu
örnekteki mıh, hukuk
fakültesindeki öğrencidir... Başka şekilde dersek, hukukun
çivisi, insandır. O düşerse, geriye yalnızca kâğıt yığınları
kalır...
|


|