Tarihçe
Fakülte Kurulu
Yönetim Kurulu
Dekanlık
Akademik Birimler
İdari Birimler
Ulaşım ve Yerleşim
İzmir & Buca
 

Anasayfa > Hakkımızda > Tarihçe > İlk Açılış Dersi > Son Açılış Dersi

 

 

2009-2010 Öğretim Yılı Açılış Dersi

 

 

 

Prof.Dr. Yusuf KARAKOÇ(*)

 

 

S U N U Ş
 

Değerli öğretim elemanı meslektaşlarım,

Sevgili müstakbel meslektaşlarım,

Değerli basın mensupları,

 

Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesinin 2009-2010 Öğretim Yılı Açılış Dersine hoş geldiniz diyor, hepinizi şahsım ve fakültem adına saygıyla selamlıyorum.

Geleneksel hale getirmeye çalıştığımız Açılış Derslerinin birini daha bugün gerçekleştirmekteyiz. Açılış Dersi, her öğretim yılının ikinci haftasında yapılmaktadır. Belki, bundan böyle öğretim yılının ilk gününde yapılması düşünülmelidir. İlk gün açılış dersi dışında başka aktiviteler de yapılabilir.

Açılış Dersi geleneği, fakültenin en kıdemli profesör unvanlı öğretim üyesi ile başlatılmıştır. Zaman ilerledi, bu yıl, bu gün, Açılış Dersi verme görevi ve şerefi şahsıma düştü. Şu an, Açılış Dersi verme sırası bana geldiği için bu dersi yapmak üzere huzurlarınızdayım. Dekan olarak değil, Açılış Dersi verme görevini yerine getirmesi gereken bir öğretim üyesi olarak size hitap etmekteyim. Gelecek sene Açılış Dersini yapma görevi, kadromuzda göreve devam etmesi şartıyla sayın Prof. Dr. Oğuz Atalay’a düşmektedir. Bunu bilmesini ve bilmenizi isterim.

Açılış Dersinde hangi konunun anlatılması gerektiği hususu önem arzetmektedir. Bu ders, klasik bir hukuk dersi, bir alan dersi niteliğinde değildir. Bu nedenle, Açılış Dersinin konusunu belirlerken herhangi bir hukuk alanından klasik bir konunun seçilmesi yerine, herkesi ilgilendirecek genel bir konunun seçilmesinde yarar vardır. Bu gerekçe ile dersin konusu olarak “Hukukun Anlamı” seçilmiştir.

Belki, hatta muhakkak, içinizden bazıları, uzmanlığı Vergi Hukuku olan bir öğretim üyesinin uzmanlık alanı dışında ve felsefe ile ilgili bir konuyu niçin seçtiğini merak etmiştir. Akademisyenler yolun sonuna yaklaşınca ya Felsefeye ya da Tarihe merak sararlarmış. Ben de, evimizde bir Hukuk Tarihçisi olduğu için, Felsefe alanında merakımı gidermeye çalışıyorum. Bu konunun seçilmesini böyle bir gerekçe ile izah etmek mümkündür. Ancak, kendisini hukukçu olarak niteleyen ya da niteleyecek olan herkesin her şeyden önce, hukukun ne olduğunu bilmesi; hukukun anlamı üzerinde kafa yorması gerekir. Ben de, fakülte öğrencisi olmadan önce başlayan bu merakımı akademik kariyerin son basamağından sonra gidermeye çalışıyorum. Düşündüklerimi, tesbitlerimi sizlerle paylaşmak için böyle bir konuyu seçtim. Benimkisi, hukukun anlamı üzerinde amatörce bir zihin jimnastiği yapmaktır.

Hukuk hakkında yeni şeyler söyleyebilir miyim, bilmiyorum. Ancak, söylenenleri ya da söylenmek istenip de söylenilemeyenleri farklı bir üslupla ifade etmeye çalışacağım.

Hukukun anlamı konusunda değişik görüşler, ekoller ve okullar bulunmaktadır. Bunlara ilişkin ayrıntılı açıklamalar ilgili derslerde yapılmaktadır. Ben bu görüş, ekol ve okullardan bağımsız olarak, ne düşündüklerimi ifade etmek için karşınızdayım. Söylediklerimin bazıları bilinenin tekrarı olabilir; bazıları bir ekolün/bir okulun görüşü olabilir; bazıları da, ilk defa duyduğunuz, duyacağınız düşünceler olabilir. Kendi içinde mantıkî bir tutarlılık arzeden düşünceler, bir sistem önerisi olarak nitelendirilebilir. Bana ait ve ilk defa duyacağınız düşünceleri hemen reddetmeyin. Biliyorsunuz, her fikir muhteremdir; fakat her fikrin muteber olması gerekmez.

Açılış Dersi, klasik bir ders olmadığı için uzun sürmemeli; soru-cevap kısmı da bulunmamalıdır. Sorusu olanlar, derslerde ya da yaşadığım sürece bana ulaştıkları ve müsait olduğum her yerde sorularını sorabilirler; şayet soruları çok zor değilse, cevaplarını da alabilirler.

Hukuk nedir sorusuna verilen cevaplar çok çeşitlidir. Yapan sayısı kadar hukuk tanımı vardır. Tanımın en önemli özelliği eskimez bir tabirle, “efradını cami, ağyarını mani olması”dır. Oysa, yapılan hukuk tanımlarında böyle bir özellik bulunmamaktadır. Neden? Hukukun bilinmemesinden mi? Tanım yapanların bilgisiz, beceriksiz olmasında mı? Hayır, hukukun statik olmamasından; sürekli gelişmesi, değişmesi ve genişlemesinden; çok boyutlu olmasından kaynaklanıyor.

Hukukun en kolay ve en meşhur tanımı “kurallar bütünü” olduğu şeklinde yapılan tanımıdır. Oysa, bu tanım hukuku değil, mevzuatı tanımlamaktadır. Hukuk, bu kurallar aracılığıyla ulaşılması gereken, ulaşılacağı arzu edilen sonuçtur; algıdır; vargıdır; kanaattir; kabuldür.   

 

 

HUKUKUN ANLAMI
 

G İ R İ Ş

İnsan düşünen ve sosyal bir varlıktır. Bu özelliği gereği, toplum halinde yaşamak ve hemcinsleri ile ilişkilerini düzenlemek zorundadır. Toplum halinde yaşamanın kendine göre birtakım zorlukları ve gereklilikleri bulunmaktadır. Bunların üstesinden gelinebilmesi, insanların yaşadıkları toplumsal ve ekonomik ilişkilerin nasıl, kimin tarafından, ne zaman düzenlenmesi gerektiği konusunda düşünmelerini gerektirmektedir.

Hukuk, insanların toplum halinde yaşamalarını ve ilişkilerini sağlayan ve düzene koyan ortak bir anlayışın, kavrayışın adıdır.

İnsanlar, toplum düzenini kuran ve yaşatan hukukun nasıl olduğu ve olması gerektiği konusunda sürekli bir arayış içindedir. Bu arayış, hukuk üzerinde sürekli bir düşünmeyi gerekli kılmaktadır. Nitekim, hukuk ilk insan topluluğunun ortaya çıkmasından bu yana sürekli bir gelişim ve değişim göstermektedir. Bir anlamda hukuk, her gün yeniden inşa edile edile günümüze ulaşmış bulunmaktadır. Bu süreçte aranan ve ulaşılmaya çalışan şey, toplumun huzur ve güven içinde yaşamasının en üst düzeyde nasıl sağlanacağıdır. Şüphesiz, huzur ve güven ortamının tesis edilebilmesi, ehliyet ve adaletin esas alınması sayesinde mümkündür. Ehliyetin ve adaletin ne olduğu ve adalete hangi araçlarla ulaşılacağı hususu sürekli insanoğlunu meşgul etmektedir.
 

I. HUKUKUN YERELLİĞİ – EVRENSELLİĞİ SORUNU

Hukukun yerel mi, evrensel mi olduğu konusu öteden beri tartışılmaktadır. Hukukun yerel olduğu yönündeki görüş belki bu tartışmada daha baskın konumdadır. Çünkü, ülkeden ülkeye, zamandan zamana değişen hukuktan söz edilmektedir. Oysa, ülkeden ülkeye, zamandan zamana değişen hukuk değil, hukuk kurallarıdır. Hukuk, evrenseldir. Hukuk, düzendir, istikrardır, belirliliktir. Bu durum, ilk insan topluluklarından beri böyledir. Her toplumda, hak, adalet, hakkaniyet, düzen, istikrar için birtakım düzenlemeler yapılmaktadır. Bu düzenlemeler ülkeden ülkeye, zamandan zamana değişebilmektedir.

Hukukun amacı, her yerde ve her zaman düzeni, adaleti, istikrarı sağlamaktır. Her yerde ve her zaman, yasama organları düzeni, adaleti ve istikrarı sağlamak amacıyla düzenlemeler yapmaya gayret etmiştir; etmektedir. Her yerde ve her zaman hâkimler düzeni, adaleti ve istikrarı sağlamak amacıyla, bunları gözeterek karar vermeye gayret etmiştir, etmektedir, edecektir.

Evrensel olan hukuk, günümüzde “hukukun genel prensipleri” olarak ifade edilmektedir. Diğer ayrıntılar, özel düzenlemeler her toplumun ihtiyaçlarına göre farklılık göstermektedir. Hukuku, kurallar bütünü olarak tanımlamak, hukukun yerelliğini kabul etmektir. Çünkü, kurallar her toplumda farklılık göstermektedir. Oysa, hukuku birtakım kurallar aracılığıyla varılan sonuç olarak tanımladığımız takdirde, hukukun evrensel olduğunu kabul etmek kaçınılmaz olmaktadır.

Hukuk sistemleri arasındaki en önemli farklılık, kanunlaştırma ya da içtihat yöntemini seçmiş olmalarıdır. İslâm hukuku ve Anglo-Sakson Hukuku daha çok içtihata dayanmaktadır. Kıta Avrupa’sı hukuk sistemi ise, daha çok kanuna/yazılı kurallara dayanmaktadır. Her iki yöntemin bir diğerinden üstün yanları bulunmaktadır. Ancak, birinin diğerinden mutlak olarak daha üstün olduğunu söylemek mümkün değildir. Her iki sistem de, hukuka ulaşmanın yolunu/yöntemini farklı bilmekte ve belirlemektedir. Yerel olan, bu yol/yöntem farklılığıdır. Oysa, her iki hukuk sisteminin ve/ya da benimsenen yolun/yöntemin amacı, düzeni, istikrarı ve adaleti sağlamaktır. Bu itibarla, amaç/sonuç anlamında hukuk evrenseldir. Bu amaca/sonuca ulaşmanın yolu/yöntemi yerellik arzetmektedir.

İslâm Hukuku ile Anglo-Sakson Hukuku birbirine benzemektedir. Her ikisinde de somut olay adaleti ön plândadır. Her ikisi de somut olaylar hakkındaki içtihatlara dayanmaktadır. Yazılı hukuk denilen kanunlaştırma her iki hukuk sisteminde de birincil öneme sahip değildir. Aslında Roma Hukukunda da içtihat hukuku yaygındır. Ancak, genişleyen ilişkilerin ve bunlardan kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümünde benzerliğin sağlanması amacıyla önceden bilinebilir kuralların oluşturulması yoluna gidilme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bunun sonucu olarak, hemen her hukuk sisteminde yeknesak bir uygulamanın sağlanması amacıyla kanunlaştırma yoluna gidilmiştir ve gidilmektedir. Bu yönüyle hukuk, bir düzenleme işlevine de sahip olmaya başlamıştır. Önceleri belki sadece, uyuşmazlıkları hak ve adalet duygularına uygun olarak çözme işlevi olan ya da uyuşmazlıkların hak ve adalet duygularına uygun olarak çözümü biçiminde tecessüm eden hukukun zaman içinde kişilerin birbirleriyle ve/ya da devlet ile olan ilişkilerinin düzenlenmesi ve bu ilişkilerden kaynaklanan sorunların ve/ya da uyuşmazlıkların nasıl çözüleceğinin belirlenmesi işlevini de üstlenmesi gerekmiştir, gerekmektedir.

Hukuk, düzen sağlamalıdır. Düzenin sağlanması, bazı kuralların önceden bilinmesine bağlıdır. Ancak, unutulmaması gereken, hukuku oluşturanın düzeni sağlamak için belirlenmiş olan kurallar değil, bu kurallar aracılığıyla sağlanan düzendir.
 

II. HUKUKUN KAYNAĞI

Hukukun kaynağının ne olduğu konusunda yapılan tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Bu tartışmalar arasında dikkat çeken husus, kanun/kural koyma ile hukuk oluşturma/yaratmanın birbirine karıştırılıyor olmasıdır. Hukukun konulmasından söz etmek mümkün değildir. Çünkü, hukuk konulabilecek bir şey değildir. Hukuk, bir anlayış, bir algılayış tarzıdır. Hukuk, bir sonuçtur; bir kavrayış; bir adalete ve hakkaniyete ulaşmadır. Hukuk, teneffüs ettiğimiz hava gibidir. Elle tutulamaz; ancak yokluğu ölüme götürür. Hukuk, ilkeler manzumesidir.

Hukuku koyan bir merci yoktur. Hukuka ulaşmaya aracı olması düşünülen kuralları koymakla birtakım merciler yetkili ve/ya da görevlidir. Ancak yetkili ve/ya da görevli mercilerin koyduğu kurallar, yalnız başına hukuku oluşturamazlar. Hukuk, bu kuralların konulması ve uygulanması, hatta bu kurallara aykırılıkların yargılanmasının sonucunda ulaşılan hak ve adalet duygusu, olgusudur. Bu itibarla, hukukun kaynağını, tanrısal/kişisel irade olarak açıklamak doğru değildir. Hukuk, insanların hak ve adalet duygularının sosyal – ekonomik ilişkilerde tezahür biçimidir. Bu nedenle, hukuk, yeryüzünde iki insanın var olduğu günden başlayarak yeryüzünde iki insanı kalacağı güne kadar var olmaya devam edecektir.

Hukukun amacının insanlar arası ve insanlarla devletlerarası ilişkileri düzene koymak, sağlıklı bir biçimde işleyişini sağlamak olduğu muhakkaktır. Bu sonuca ulaşmada yararlanılan araçların amaca elverişli ve ölçülü olması arayışı sürüp gitmektedir. Bu arayış içinde dinden, ahlâktan yararlanılmıştır; yararlanılmaya da devam edilmektedir, edilecektir.

Norm koymanın amacı düzenlemek ve aynı zamanda belirsizliği gidermektir. Norm koymak başka bir şey, hukukun oluşması başka bir şeydir. Norm koymayı hukuk yaratmak sanmak ise, ayrı bir gaflettir. Hukuku, normu uygulayan, kararı/hükmü veren yaratır, oluşturur.

Şüphesiz, her insanın kendince bir hak ve adalet anlayışı vardır. Ancak, her bireyin hak ve adalet anlayışı, başkalarınca bilinemez ve ona uygun davranılması düşünülemez. Toplum halinde yaşamak ortak anlayış ve kavrayışları zorunlu kılmaktadır. Bu zorunluluk, ortak bir anlayışın ve kavrayışın tesbitini gerektirmektedir. Bu tesbit, gelişerek değişerek normlara aksetmektedir. Bu anlayışın ve kavrayışın bilinir kılınması zarureti, norm koymayı gerekli kılmaktadır. Bu konulan normun aslında hukukun yaratıcı kaynağı değil, belirtici kaynağı olduğunu unutmamak gerekir. Başka bir deyişle, konulan normların inşaî değil, ihzarî nitelikte olduğu kabul edilmelidir.

 

III. HUKUKUN ANLAMI

Hukuk, kişilerin haklarının teslim edilmesinin aracıdır. Haktan bağımsız ve bağlantısız bir hukuktan söz edilemez. Kişilerin hakları kazanması ve bu hakları kullanmasının da hukuka uygun olması gerekir. Bu itibarla, hukuka varlık-gereklilik kazandıran hak, hukuktan önce vardır. Böyle bir tesbit, hak tanımının değiştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü, bilinen tüm hak tanımları, hukuku öncelemekte; hukuku veri olarak kabul etmektedir. Oysa, hak, hukuktan önce geliyorsa, sonra gelenle önce gelenin tanımlanması birtakım tartışmaları beraberinde getirir.

Öncelikle neyin hak olarak benimseneceğinin; kimin hak sahibi olması gerektiğinin bilinmesi ve belirlenmesi gerekir. Bir şey üzerinde sahip olunan egemenlik gücüne hak denilmelidir. Hak, o/bu şey bana aittir; başkasına ait değildir diyebilmenin adıdır. Hak, başkalarının bana ait olan şey üzerinde, benden izinsiz bir tasarrufta bulunamamasıdır. Bunu tanıyan da hukuktur; bundan kaynaklanan da…

Hak, doğal/tabii hayatta bir kişiye ait olan, izafe edilebilen şeyler, menfaatler, yararlanma öncelikleridir. Hak, kişinin (kendisine ait olan) vücudu; onun hazır halde bulduğu ve başkasına ait olmayan şeyler, ya da kendisine ait olan şeylerle ürettiği ikincil şeyler üzerindeki hakimiyetini ifade eder.

“Hak, haklının/hak sahibinin en mukaddes malıdır.“ Hukuk, bu mukaddes malın üçüncü kişiler tarafından ihlâl edilmemesi; kişiler arasında haksızlıklara yol açmadan el değiştirmesi; bu el değiştirmede de hak edene hak ettiğinin verilmesine dikkat edilmesinin adıdır.

Hukuk, hak için vardır. Hak, alınterinin, göz nurunun bir karşılığı olmalıdır. Hakkın ve hak sahipliğinin zarar görmemesi; hakkın gereksiz ve haksız olarak el değiştirmemesi; hak sahibinin sahipliğine halel gelmemesi için bir düzenlemeye; toplumda yaşayan kişilerin bu düzenlemeden haberdar olmasına gerek ve ihtiyaç vardır. Bu nedenle, toplum vicdanında şekillenen hak ve adalet duygularının/algılarının toplumu oluşturan bireyler tarafından bilinir kılınması için yazılı hukuk kuralları konulmaktadır. Bu kurallar olmadan da hukuk vardır ve ona kişiler kendiliğinden uymaktadır. Bu kurallara ayrılık da kendi çapında müeyyideye bağlanmaktadır. Ancak, müeyyidelerin ne olduğunun ve nasıl uygulanacağının bilinmesi; farklı müeyyide ve uygulamalara gidilmemesi gereği, yazılı kurallara ihtiyaç duyulmaktadır. Hukuku bu kurallar oluşturmamaktadır. Kurallar, hukuka ulaşmanın bir aracıdır. Hukuk vardır; kurallar onu belirli hale getirir; kurallar kurucu değil, açıklayıcı niteliğe sahiptir. Bu araçlardan yararlanılarak, kendisine aracılık ettikleri hukuka ulaşılmaya çalışılmaktadır. Mahkemelerin verdikleri kararlar hukuka ne kadar uygun ise, bunların benimsenmeleri de o kadar kolay ve yaygın olmaktadır. Bu itibarla, kuralların hukuka uygun olarak konulması ve hukuka uygun olarak uygulanması gerekmektedir.

Hukuk, bir var oluştur; bir vakıadır. Hukuk, ilk insandan, Adem ile Havva’dan; uyuşmazlık ise, Habil ile Kabil’den beri vardır. Gelişerek, dönüşerek kendi mecraında akmaya devam etmektedir. O gün hukuka uygun olan bugün de hukuka uygundur. Aykırılıklar, hukuka ulaşmanın aracı olarak düzenlediğimiz kanunların, koyduğumuz kuralların hukuka aykırı olmasındandır. Hukuk, saf-temiz bir idealin ifadesidir. Onun eksikliği, noksanlığı sözkonusu değildir. O tamdır; ancak, onun araçlarında ya da ulaşacak olanlardaki noksanlıklar ona izafe edilmektedir.

Hukuk, günbegün gelişen; toplumsal ve bireysel ilişkiler çeşitlendikçe yeni kanallara ulaşan ve hep oluşan-değişen; hep yeniden var olan bir olgudur. Ona ne kadar yaklaşabilirsek, o kadar mutlu ve huzurluyuzdur. Çünkü, onun varlık sebebi, mutlu etmek, huzurlu kılmaktır. Hukuk, anarşiye, kargaşaya, mutsuzluğa ve umutsuzluğa kaynaklık edemez. Evet, hukuk bir idealdir. Bütün gayret, ona inanmak ve ona ulaşmak için çalışmaktır.

Hukuk, kişiler arasındaki ilişkileri adalet-hakkaniyet ölçüsü içinde düzenlemekle başlar görevine. Onun isteği, düzendir; neyin, ne zaman, kimin tarafından, nasıl ve ne amaçla yapılması gerektiğinin bilinmesidir. Bunun sağlanması halinde toplumda düzen, intizam, huzur, mutluluk, barış ve başarı birlikte gelecektir. Hukuk, tarafsızdır. Birini diğerine tercih etmez. Tercih eden insanlardır. İnsan tercihini olumludan, huzurdan, barıştan yana yaparsa, böyle kişilerden oluşan toplum da olumlu, huzurlu; barış ve başarıyı, verimi, mutluluğu, refahı yakalamış olacak demektir.  

Hukuk, adaleti temin ederek düzen sağlama sanatıdır. Sağlanan düzen ne kadar âdil ise, o kadar sağlamdır. Böyle bir düzene uyulur, bu düzen benimsenir ve muhafaza edilmeye çalışılır. Düzen, farklılıkları görmemeyi, ortalamayı esas almayı ; hakkaniyet ise, farklılıkları görmeyi, özneli esas almayı gerektirir. Hakkaniyet sayesinde hukukun sert, katı, acımasız, tavizsiz yönleri törpülenmekte ; isnaf ölçüsüyle somut olay adaleti sağlanmaktadır. Aslında hukuku insanîleştiren, onun varlığında mündemiç olan hakkaniyet duygusudur. Aksi halde, hukuk bazan bir zulüm aracı haline dönüşebilir. Oysa hukuk, zulmün ortadan kalkmasını amaçlamaktadır.

 

 

GENEL DEĞERLENDİRME

Hukuk normu, kişilerin tutum ve davranışlarında, iş ve işlemlerinde nasıl davranacaklarına ve verilecek kararın/hükmün hangi araçlardan yararlanarak verileceğine aracılık etmektedir. Başka bir deyişle, norm, hukukun bilinebilir, anlaşılabilir, uygulanabilir kılınması aracıdır.

Norm, davranış kuralını ve buna aykırılık halinde uygulanacak yaptırımı ifade eder. Bizzat hukukun kendisi değildir.

Hukuk, kurallar bütünü değildir. Hukuk bir süreçtir. İyiyi kötüden; tehlikeliyi tehlikesizden; haklıyı haksızdan; düzeni düzensizlikten; istikrarı istikrarsızlıktan ayırma sürecidir. Hukuk, bu süreç sonucunda oluşandır. Bu sonuca ulaşmak bakımından, sonuca ulaşacak olanı başıboş bırakmamak için birtakım kurallar konulması ihtiyacı vardır. Sonucun isabetinin değerlendirilmesi gereği de, bu sonuca ulaşmada kullanılacak/yararlanılacak olan araçların biliniyor olmasını gerektirmektedir. Aynı zamanda sebep-sonuç ilişkisinin doğru kurulup kurulmadığının denetlenmesi, varılan sonucun/kararın gerekçesi sayesinde bilinebilir. Gerekçe, hem karar verenin kendisini denetlemesini; hem de karar verenin üçüncü kişiler tarafından denetlenebilmesini sağlar.

Hukukun amacı, adalete uygun olarak düzeni, istikrarı sağlamak suretiyle insan(lığ)ı mutlu, huzurlu kılmaktır. Hukuk, bir denge sağlama işidir. Birini mutlu-huzurlu kılarken bir başkasını mutsuz ve huzursuz etmemek gerekir. Ölçülülük, hukukun her alanında gözetilmesi gereken temel ilkedir.

-    Kanun, hukuka ulaşmanın; sosyal düzeni sağlamanın; toplumun ortak iyiliğine ulaşmanın aracıdır.

-    Hukuk, sosyal bir fenomendir. Her hukuk sisteminde kanunların ne olduğu, nasıl yapılacağı, nasıl değiştirileceği veya nasıl yürürlükten kaldırılacağını düzenleyen ana ya da temel kurallar vardır. Temel norm (Kelsen); tanıma kuralı (Hart). Bu metinlerin sosyal bir uzlaşma metni olması gerekir.

-    Doğal hukuk, insan doğasında bulunan ve akıl ile keşfedilen evrensel ve mutlak ilkeleri gösterir. Beşerî veya pozitif hukuk, bu evrensel ahlâkî ilkelerden yararlanılarak oluşturulur veya beşerî kanunlar ona uygunlukları ölçüsünde değer ve anlam kazanır.

-    Çeşitli toplumlarda zamanın ve şartların gereği olarak farklı düzenlemeler olabilir; ancak, bunlar temel adalet ve hakları içeren birincil doğal yasalara aykırı olmamalıdır. Bu nedenle, kanunların nihaî meşrûluk ve ahlâkî geçerlilikleri ne sosyal uzlaşmadan ne de yetkili bir egemenden kaynaklanır.

-    Ahlâk ile hukuk arasında doğrudan ve mutlak/zorunlu kavramsal bir ilişkinin olduğu her zaman söylenemese de, ahlâkı ilgilendirmeyen hukuk kuralı olabilir, fakat ahlâka aykırı hukuk kuralı olamaz.

-    Bir hukuk sisteminden söz edilebilmesinin zorunlu şartı, hukuku uygulayacak bir egemenin varlığıdır. Egemen, mutlak bir hukuk koyucu olma yetkisine sahip değildir. Hukuk egemenin koyduğu kurallardan/buyruklardan oluşmaz; bu buyruklar var olan hukuka uygunluğu sayesinde anlam ve değer kazanır. Buyruklar, hukuku değil; hukuk buyrukları doğurur. Şüphesiz, egemenin hukukun oluşumunda hiçbir etkisinin ve katkısının olmadığını söylemek mümkün değildir.

Bir ülkede hukukun oluşması, bilinir ve uygulanabilir kılınması bakımından,

Kanunların

-    Genel, sürekli, bilinir, anlaşılır olması;

-    Geçmişe yürütülmemesi;

-    Birbiriyle çelişir olmaması;

-    Uygulanmasının ve onlara uyulmasının imkânsız olmaması,

gerekir.

 

S O N S Ö Z

Doğru kime ait olursa olsun doğru; yanlış kimden kaynaklanırsa kaynaklansın yanlıştır. Bildiğini sanan ya da bildiği sanılanlarla değil, bilenlerle olmak gerekir.  

Doğarken var olmasını arzu ettiğimiz hukukun ölürken de var olması dileğiyle…

 

(*) Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı

       Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Araştırmaları Merkezi (DEHAMER) Müdürü

 

 

2008-2009 Öğretim Yılı Açılış Dersi

 

TÜRK TİCARET KANUNU TASARISI’NIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER

 

Prof.Dr. Huriye KUBİLAY (*)

 

 

Değerli öğretim elemanları ve sevgili öğrencilerimiz Hukuk Fakültesi’nin 2008-2009 akademik yılının açılış dersine hoş geldiniz.

Türkiye’nin, İstanbul ve Ankara Üniversiteleri Hukuk Fakültelerinden sonraki üçüncü, İzmir’in ilk ve halen eğitim veren tek Hukuk Fakültesi olan Fakültemiz önce Ege Üniversitesi’ne bağlı bir fakülte olarak kurulmuş olup 1982 yılından bu yana Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesinde; lisans ve lisansüstü düzeyde hukuk eğitimi ve öğretimi vermektedir.

Fakültemizin kuruluşunda görev alan ilk Dekanımız Prof.Dr. Muhittin Alam’ı, Ticaret Hukuku Anabilim Dalı’nın ilk başkanı bu yıl yitirdiğimiz Prof. Şükrü Postacıoğlu’nu, Prof.Dr. İrfan Baştuğ’u, Prof.Dr. Mahmut Birsel’i ve Prof.Dr. Bilge Umar’ı saygı ile anmak isterim. Fakültemizin kuruluşu heyecanını asistan olduğum o günlerde saygıdeğer hocalarımızla paylaşmış olmak benim için büyük bir onurdur. Kuruluştan bu yana görev alan öğretim elemanlarına ve idari personele içtenlikle teşekkür ederim.

Sevgili öğrenciler, gelecekte hizmet vereceğiniz onurlu mesleklerinize sizleri iyi birer hukukçu olarak hazırlayacak yoğun bir eğitim ve öğretim sürecine adım atıyorsunuz, sizleri gönülden kutluyorum.

Bu yıl öğrenci sayımız örgün öğretimin 1. sınıfında 432, 2. sınıfında 233, 3. sınıfında 275 ve 4. sınıfında 298 olmak üzere toplam 1234’dür. İkinci öğretimde mevcut öğrenci sayımız toplam 32’dir.

Hukuk Fakültemiz, bu yıl 40’ı öğretim üyesi olan toplam kadrolu 65 öğretim elemanı ile sizlere kaliteli bir hukuk eğitimi verme istek ve çabası içinde olacaktır. Toplam öğrenci sayımız göz önüne alındığında, her öğretim üyesine yaklaşık 30 öğrenci düşmektedir. Ülkemiz mevzuatının oluşmasında ve hukuk sistemimizin işleyişinde bilimsel görüşleriyle değerli katkılarda bulunan öğretim elemanları hukuk dünyasına adım attığınız bugünden itibaren sizlerle birlikte; sizin yanınızda olacaklardır. Akademik özgürlüğü ve akademik dürüstlüğü benimseyen saygıdeğer öğretim elemanları sizlerin de hukukun üstün ilkelerine ve değer yargılarına sadık birer birey olarak yetişmenizi sağlayacaklardır. Yurt içinde ve yurt dışında uzun araştırmalar ve deneyimler sonucu edindiğimiz bilgileri sizlerle paylaşmak, karmaşık hukuki sorunlara çözümler getirebilmek bizleri memnun edeceği kadar sizlerin de rekabetçi hukuk dünyasında güçlü hale gelmenizde önemli bir rol oynayacaktır.    

1 Ocak 1957 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ticaret Kanunumuzda aradan geçen 50 yıldan sonra köklü bir değişiklik yapılması amacıyla, 2000 yılından 2005 yılına kadar ülkemiz Ticaret Hukuku öğretim üyeleri, saygıdeğer hocamız Prof.Dr. Ünal Tekinalp başkanlığındaki Hazırlık Komisyonu’nun yoğun çalışmaları sonucu ticari yaşamda reform oluşturacak nitelikte hükümler içeren bir Tasarı hazırlamışlardır. Türk Ticaret Kanunu

Tasarısı, 2005 yılından bu yana üç yıl süresince de kamuoyunda; çeşitli ortamlarda tartışılmıştır.

Türk Ticaret Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten bu yana sayısız teknolojik gelişme yaşanmış, buna bağlı olarak yeknesak hukuk kuralları oluşturmak amacıyla uluslararası sözleşmeler aktedilmiş ve hukuk sistemlerinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Ticaret Hukuku alanında bu gelişmeleri göz ardı etmek zamanla olanaksız hale gelmiştir.

Şimdi, Türk Ticaret Kanunu Tasarısı ile hukuk sistemimize getirilen yeniliklerden bazılarına değinmek istiyorum.

- Ticari defterlerin, tacirin ticari işlemleriyle malvarlığı durumunu açıkça gösterir şekilde Türkiye Muhasebe Standartlarına göre tutulması zorunluluğunun getirilmiş olması, Türk Muhasebe Standartları Uluslararası Finansal Raporlama sistemine uygun bir standart olarak belirlenir. Uygulamada bir süredir bu standartların kullanıldığı görülmektedir.

- Defter tutanlara, kayıtları, olguları ve işlemleri içeren ve aynı zamanda da kanıtlayan belgelerin saklanmasında ikili seçenek sunularak fiziki dosyalamanın yanı sıra mikrofişleri, CD’leri, magnetleri ve elektronik ortamı ifade eden veri taşıyıcılarının kullanılması olanağının tanınmış olması,

- Gerçek kişi ticaret unvanlarının yalnızca tescil edildikleri sicil çevresinde korunması ilkesinin yerine gerçek kişi ticaret unvanlarının da tüzel kişilerin ticaret unvanları gibi Türkiye’nin her yerinde korunması ilkesinin benimsenmesi (Tasarı, m.45),

- Acentelerle ilgili bazı yasal boşlukların Tasarı hükümleri ile doldurulmuş olması. Özellikle, acentelik sözleşmesinin sona ermesinden sonra sigorta acentesinin sigorta şirketi için bir müşteri çevresi oluşturmuş olması nedeniyle denkleştirme isteminde bulunabilmesine ilişkin ayrıntılı bir hükme Tasarı’da yer verilmiş olması, böylece şeffaflığın en üst düzeyde sağlanmasının amaçlanması,

- Haksız rekabet oluşturan eylemler listesinin, müşterinin malın gerçek değeri konusunda yanıltılması, saldırgan satış teknikleriyle karar verme özgürlüğünün kısıtlanması, reklamlarla özellikle; karşılaştırmalı ve aşırı reklamlarla aldatılması, taksitli satışlarda ve tüketici kredilerinde dürüst davranılmaması gibi eylemlerle zenginleştirilmiş olması. Ayrıca, dürüstlük kurallarına aykırı genel işlem şartlarının kullanılması da haksız rekabet eylemlerinden biri olarak düzenlenmektedir.

- Ticari bir işletme işleten vakıfların, tacir sayılan tüzel kişiler kapsamında açıkça düzenlenmiş olması (Tasarı, m.16, f.1),

- Tacirin ticari işletmesiyle ilgili olarak kullandığı belgelerde sicil numarasını, ticaret unvanını, merkezini göstermesi gereğine ek olarak tacir sermaye şirketi ise sermaye miktarını, web sitesi adresi ile numarasını göstermek zorunda olması, internet sitesi açmak zorunda olan sermaye şirketlerinin bu site üzerinden bilgi toplumu hizmetleri vermesinin ilk olarak düzenlenmiş olması,

- Ticaret şirketlerinin sınıflandırılmasında, öğretide yapılan şahıs şirketleri-sermaye şirketleri ayrımına ve sermaye şirketlerinin de ölçeklerine göre küçük ölçekli ve büyük ölçekli sermaye şirketi olarak gruplandırılmasına Tasarı’da yer verilmesi (Tasarı, m.124, f.2),

- Ticaret şirketlerinin birleşmesinin ve tür değiştirmesinin daha ayrıntılı hükümlerle düzenlenmesi, bölünme kavramının hukuk sistemimizde ilk olarak düzenlenmesi,

- Şirketler topluluğu konusunda hakim ve bağlı şirketlerle ilgili ayrıntılı düzenleme yapılmış olması,

- Tek ortaklı anonim ve limited şirket kurulmasının olanaklı hale gelmiş olması,

- Anonim şirketlerin denetiminde iç denetimin yerini bağımsız denetleme kuruluşlarının yapacağı denetimin alması, 

- Anonim şirketlerde muayyen (belirli) sermaye esası yanında, Sermaye Piyasası Kanunu’nda düzenlenen kayıtlı sermaye sistemi hakkında hükümlere yer verilmiş olması ile birlikte hisse senetleriyle değiştirilebilir tahvil ihracına işlerlik kazandıracak ve çalışanların şirkete ortak olmalarına olanak verecek şarta bağlı sermaye artırımına ilk olarak yer verilmiş olması,

- Bir anonim veya başka bir şirket kurmak, şirketin sermayesini artırmak amacıyla veya vaadiyle halktan para toplanmasının ilk kez belirli esaslara bağlanması (Tasarı, m.552), uygulamada ne yazık ki geçmişte ve halen halkın bu yolla aldatılmaya çalışıldığı görülmektedir.

- Elektronik ortamda yönetim kurulu ve genel kurul yapılabilmesine ilişkin yeni hükümler (Tasarı, m.1527),

- Her sermaye şirketinin bir internet sitesi açmak zorunda olması ve bu site üzerinden bilgi toplumu hizmetleri vermesinin ilk olarak düzenlenmiş olması,   

Taşıma Hukuku alanında yaşanan gelişmeler, konunun Türk Ticaret Kanunu Tasarısı’nda ayrı bir Kitap kapsamında düzenleme yapılmasını gerektirmiştir. Tasarı’nın Taşıma Hukuku ile ilgili hükümleri, taşıma hukukunun genel hükümleri; lex generalis hükümlerdir. Taşınma eşyasının taşınması ve değişik tür araçlarla taşımaya ilişkin hükümler, Tasarı’nın göze çarpan yeniliklerindendir.

Deniz Ticareti alanındaki teknolojik ve ekonomik gelişmeleri hukuki alanda yapılması gereken değişikliklerin izlemesi gereği ortaya çıkmıştır. Konteyner taşımacılığının günümüzde kazandığı önem, taşıyanın sorumluluğu konusundaki uluslararası gelişmeler, -taşıyanın sorumluluğunun uluslararası uygulamalara uygun olarak sınırlandırılması esasının benimsenmesine yol açmıştır. Gemi mülkiyetinin devrinde yazılı sözleşme yapılmasının öneminin ortaya çıkması, -ki halen yürürlükte olan 6762 sayılı TYK uyarınca tescilli gemi mülkiyetinin devrinin herhangi bir şekli geçerlilik koşuluna bağlı değildir- deniz ticareti alanındaki sözleşme türlerinin taşıdığı özellikler nedeniyle ayrıntılı olarak düzenlenmeleri gereği, çevre konusundaki duyarlılık Deniz Ticareti alanındaki hükümlerin yeniden düzenlenmesini gerektiren nedenlerden birkaçı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Gemi kira sözleşmeleri, Tasarı’da ayrıntılı hükümlerle düzenlenmektedir (karş. TTK.m.890 ve Tasarı, m.1119-1130). Böylece, özellikle, uygulamada bir sözleşmenin gemi kira sözleşmesi mi yoksa navlun sözleşmesi mi olduğu konusunda karşılaşılan uyuşmazlıklar kolayca çözümlenebilecek ve hukuki nitelendirmeye uygun olarak sözleşmenin hangi hükümlere tabi olacağı açıkça belirlenebilecektir.

Sigorta Hukuku alanında, sigorta sözleşmesinin tarafları olan sigortacının ve sigorta ettirenin menfaatlerinin dengelenmesi ve sigorta ettirenlerin tüketici olarak kabul edilip sigorta sözleşmesinin içeriği konusunda aydınlatılması gereği, sorumluluk sigortaları alanındaki gelişmeler, grup sigortalarının ayrıntılı olarak düzenlenmesi gereği, sigorta sözleşmelerinin, tazminat (zarar) ve meblâğ sigortaları ayrımı göz önüne alınarak modern bir anlayışla yeniden düzenlenmesi ihtiyacı, yeni değer sigortası uygulamasındaki artış gibi gelişmeler Tasarı’nın Sigorta Hukuku ile ilgili hükümlerinin yeniden düzenlenmesinde esas alınmıştır.

Türk Ticaret Kanunu Tasarısı’nın Altıncı Kitabında düzenlenen sigorta sözleşmeleri ile ilgili olarak getirilen yeniliklerden bazıları şöyledir:

- Kara ve deniz sigortaları arasındaki farklılığa son verilmiştir.

- Sigorta sözleşmesine ilişkin genel hükümler daha ayrıntılı olarak düzenlenmiş, sigorta türlerine ilişkin ayrıntılı düzenlemeden vazgeçilmiştir. 

- Günümüzde giderek artan önlemleri göz önüne alınarak sorumluluk sigortaları ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

- 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda geçersiz sayılan tontinlerin kurulması kabul edilmektedir (Tasarı, m. 1488). Madde 1488 - (1) Birden çok kişi tarafından verilen katkı payları ile oluşturulan varlıkların, belirli bir tarihte hayatta kalanlar ve ölenin önceden belirlemiş olması hâlinde, lehdarlar arasında paylaştırılması ilkesi uyarınca tontinler kurulabilir.”

- Tasarı’da, anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu sigortası, isteğe bağlı bir sigorta olarak ilk kez hukukumuzda düzenlenmektedir. Şöyle ki;

3. Sigorta

MADDE 361 - (1) Yönetim kurulu üyelerinin, görevlerini yaparken kusurlarıyla şirkete verebilecekleri zarar, şirket sermayesinin yüzde yirmibeşini aşan bir bedelle sigorta ettirilmiş ve bu suretle şirket teminat altına alınmışsa, bu husus halka açık şirketlerde Sermaye Piyasası Kurulunun ve ayrıca pay senetleri borsada işlem görüyorsa borsanın bülteninde duyurulur ve kurumsal yönetim ilkelerine uygunluk değerlendirmesinde dikkate alınır.

- Yeni değer sigortalarına ilişkin bir hükme yer verilmektedir.

- Biri genel, diğeri sorumluluk sigortaları için olmak üzere zamanaşımı süreleri yeniden düzenlenmektedir.

- Sınırlı ayni hak sahibinin sigorta tazminatı üzerindeki hakkı düzenlenmektedir.

- Grup sigortaları, mal sigortalarında (Tasarı, m.1431,f.3) ve can sigortalarında (Tasarı, m.1474) olmak üzere ayrı ayrı düzenlenmektedir.

- Hastalık ve sağlık sigortası (Tasarı, 1489 vd.) ayrıntılı hükümlerle düzenlenmektedir.

- 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen amir hükümlerin tek madde kapsamında düzenlenmesi yerine bölümlerin sonuna koruyucu hükümler getirilmektedir.

- Avrupa Birliği mevzuatına uygun olarak sigortacıya ve acentesine aydınlatma yükümlülüğü getirilmektedir (Tasarı, m.1423).

- 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’ndaki düzenlemenin aksine, sigorta poliçesinin içereceği kayıtların ayrıntısına yer verilmemektedir. Tasarı’nın 1425’inci maddesine göre, sigorta poliçesi, tarafların haklarını, temerrüde ilişkin hükümler ile genel ve varsa özel şartları içerir, rahat ve kolay okunacak biçimde düzenlenir. 5684 Sayılı Sigortacılık Kanunu uyarınca, sigorta sözleşmesinin ana muhtevası, Müsteşarlıkça onaylanan ve sigorta şirketlerince aynı şekilde uygulanacak olan genel şartlara uygun olarak düzenlenir (Sigortacılık Kanunu, m.11 (1)).

- 5684 Sayılı Sigortacılık Kanunu m.23 (16) uyarınca, ‘Sözleşme ilişkisinin sona ermesinden sonra sigorta şirketi sigorta acentesinin portföyü sayesinde önemli menfaatler elde ediyor ve hakkaniyet gerektiriyorsa, sigorta acentesi, sigorta şirketinden tazminat talep edebilir. Ancak, sigorta acentesinin haklı bir nedene dayanmaksızın sözleşmeyi feshetmesi ya da kendi kusuruyla sözleşmenin feshine neden olması halinde tazminat hakkı düşer.’ Tasarı’nın, denkleştirme istemine ilişkin 122’nci maddesi hükmü, denkleştirme bedelinin nasıl hesaplanacağını da düzenlemektedir. 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda denkleştirme isteminin hesaplanması konusu düzenlenmemiş olduğundan bir boşluk söz konusudur, Tasarı’nın yürürlüğe girmesi ile bu boşluk doldurulmuş olacaktır.  

Bilgi hazinemizi zenginleştireceğimiz yeni bir akademik yıla başlarken değerli öğretim elemanlarına, huzurlu bir ortamda çalışmamızı sağlayan özverili idari personelimize ve siz sevgili öğrencilerimize sağlıklı, mutlu ve başarılı günler dilerim.

 

(*) Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi
       Ticaret Hukuku Anabilim Dalı
Başkanı

 

 

 

2006-2007 Öğretim Yılı Açılış Dersi

 

İŞ HUKUKUNUN AMAÇLARI ve UYGULANMASI

 

Prof.Dr. Melda SUR (*)

 

 

“İşçi ve işveren arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar bütünü” olarak tanımlanabilen iş hukuku, diğer hukuk dallarına nazaran spesifik amaç ve özellikler taşımaktadır. Burada, ilk önce bu özellikleri ortaya koyacağız; daha sonra, iş hukukunun amaçlarını yerine getirebilip getiremediği ve amaçlarına ulaşabilmesinin nasıl sağlanabileceği, ana hatlarla ele alınacaktır.

I. İş Hukukunun Özellikleri ve Amaçları

İş hukuku aslında borçlar hukuku çerçevesinde ele alınabilir. Zaten önceleri ayrı bir hukuk dalı olmadığı dönemde, işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen kurallar “hizmet akdi” üzerinde odaklanarak, borçlar hukuku içinde incelenirdi. Oysa artık günümüzde iş hukuku ayrı bir dal olarak kabul edilmektedir. İş hukukunun kendine ait ilkeleri vardır; yoğun bir devlet müdahalesiyle ve kolektif yönüyle geleneksel borçlar hukukundan uzaklaşmıştır.

İş hukukuna spesifik özelliğini veren, amaçlarıdır: bir yanda işçinin korunması, diğer yanda da işletmenin ekonomik ve teknolojik gereklere uyum sağlayarak verimli bir faaliyet gösterebilmesi amaçlanır. Bu iki kaygının birbiriyle bağdaştırılması gayretleriyle birlikte, iş hukuku kuralları ekonomik ve sosyal gelişmelerden en çok etkilenen kurallar arasında yer alır.

A. İşçiyi Koruma Amacı

İş hukukunun geleneksel borçlar hukuku ilkelerinden belli bir ölçüde ayrılmasının temel nedeni, işçiyi korumaya yönelmesidir. İşçiyi koruma ihtiyacı sanayi devrimi sonucu geniş bir işçi kitlesi oluşunca ortaya çıkmıştır. Sözleşme özgürlüğünün çoğu zaman işçi aleyhine işlediği, işe girerken işçinin gerçek bir pazarlık gücüne sahip olmadığı ve ancak işverenin koyduğu koşulları aynen kabul ederse işe alınabileceği, çoğunlukla yadsınamaz bir gerçektir. Yoğun işsizlik dönemlerinde bu eşitsizlik daha da artmaktadır.

İşçi ekonomik olarak işverene bağımlıdır, geçimini esas itibariyle işverenden aldığı ücretle sağlar.

İşçi hukukî olarak da işverene bağımlıdır; işini işverenin yönetim ve denetimi altında, günümüzde en azından işverenin iş organizasyonu içinde görür. İşverenin yönetim hakkı, ilişkinin özünde bulunmaktadır.

İşte bütün bu nedenlerle işçiyi korumak gerekir. İşçinin belirli bir gelire kavuşabilmesi gerektiği gibi, işinde istikrarı da sağlamak lâzımdır. Böylece, asgarî ücret, ücretin korunmasına yönelik çeşitli hükümler, iş güvencesi düzenlemeleri, işçiye belirli bir güven sağlamayı amaçlamaktadır. Çalışma şartlarını düzenleyen çok sayıda emredici düzenleme, iş süreleri, işçinin dinlenmesi (hafta tatili, yıllık ücretli izin), işçi sağlığı ve güvenliğine ilişkin kurallar da burada zikredilmelidir.

İşçinin korunması iki yolla gerçekleşmektedir: bir yandan devletin müdahalesiyle, emredici ve nispî emredici kurallar koyularak; diğer taraftan bizzat işçilerin kendi kendini yardım mekanizmalarıyla, kurdukları sendikalar aracılığıyla, toplu iş sözleşmeleri yoluyla, grevden de yararlanarak.

Artık, XIX uncu yüzyıl edebiyatına çok konu olan işçinin işveren karşısındaki yalnızlığı ve çaresizliği, günümüzde sona ermiştir.

B. İşletme Gerekleri ve Dengenin Sağlanması

İş hukukunun tek amacı işçinin korunması değildir. Bir dengenin sağlanması, işvereni, işletmeyi, ülke ekonomisini, kamu düzenini de gözetmek lâzımdır.

Zaten anayasalar sadece sosyal haklara yer vermezler; çalışanların iş koşulları, dinlenme âdil ücret, sendika, toplu sözleşme grev ve sosyal güvenlik haklarının yanında, mülkiyet hakkı, girişim ve sözleşme özgürlükleri ve tabii diğer temel hak ve özgürlükler gözetilir. Esasen bu haklar bir bütündür; devlet de sosyal bir hukuk devletidir.

Sağlıklı, verimli faaliyet gösteren, gelişen ekonomik şartlara uyum sağlayan, teknolojik yeniliklerden yararlanabilen, rekabet edebilen bir işletme olmadan istihdam ve istihdam güvencesinden, ücret güvencesinden söz edilemez. Devlet sadece işçiyi değil, işvereni de kollamak ve koyduğu kuralları bu dengeyi sağlayacak şekilde biçimlemek durumundadır.

Demek ki, son tahlilde, işçi ve işverenlerin çıkarları birbirine zıt değildir; esas olan, bir dengenin sağlanmasıdır. İşte iş hukukunda en zor şey, bu hassas dengeyi sağlamaktır.

II. İş Hukukunun Uygulanması Karşısındaki Engel ve Zorluklar

İş hukuku kurallarının hayata geçirilmesi, diğer hukuk kurallarına nazaran daha büyük engellerle karşılaşmaktadır. Bu zorlukları birbirinden ayırarak ele almak belki hatalı olabilir; zira birçoğu diğerine sıkı biçimde bağlıdır. Her şeye karşın şöyle bir sınıflama yapılabilir: bir kısım engel ve güçlükler hukuk normunun kendisinden kaynaklanır; diğer güçlükler ise ekonomik ve sosyal ortama bağlı olarak ortaya çıkar. Nihayet, bizzat hizmet ilişkisinin doğasına bağlı olan güçlükler de vardır. Şimdi bu zorlukları sırayla ele alalım:

A. Bizzat hukuk kurallarıyla bağlantılı zorluklar

1. Genel Olarak İş Mevzuatı ve Kaynaklarının Zengin ve
    Karmaşık Oluşu

İş mevzuatı ve genel olarak iş hukuku kaynakları ilginç bir zenginlik ve karmaşıklığa sahiptir: anayasa hükümleri ve uluslararası normlar kaynaklık eder. Muhtelif yasalar mevcuttur: iş kanunu, borçlar kanunu, deniz iş kanunu, basın iş kanunu farklı uygulama alanlarına sahiptir. Toplu ilişkileri düzenleyen sendikalar kanunu ile toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanunu, kendilerine ait bir düzen oluşturmaktadır. Ayrıca tüzük ve bilhassa çok sayıda yönetmelik mevcuttur. Kimi hükümler mutlak emredici, kimileri nispî emredici (yani işçi lehine tarafların farklı düzenlemeler getirebilecekleri), diğer bazıları da yedek kurallardır.

Özel kaynakların çeşitliliği de çarpıcıdır:  toplu iş sözleşmeleri, iş akitleri, işyeri yönetmelikleri ve uygulamaları gibi yazılı ve yazılı olmayan kaynaklar birlikte, gene toplu sözleşmelerin etki alanları da dikkate alınarak, işçiye yararlılık esası doğrultusunda, bazen karmaşık bir düzen oluşturur.

Bütün bu hükümlerin birlikte uygulanmasının zorluğu ortadadır.

İş mevzuatı ve iş hukuku kaynaklarının karmaşıklığı, hukuk kuralına ulaşmada zorluk, bilgilendirmede zaaf ve eksiklikler, kimi kuralları anlamadaki güçlükler, çelişkili hükümlerin varlığı ve kötüye kullanmalara yol açan boşluk ve düzenleme tarzları da, başlıca etkenler olarak burada zikredilebilir. Bu açıdan yasa yapma tekniği, bilhassa sosyal hukuk alanında büyük önem taşımaktadır.

2. Kimi Kuralların Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Ortama Uygun
    Olmaması

Sosyal hukuk kuralları işlevleri gereği toplumsal düzeni iyileştirme ve bazen yeniden biçimleme iddiasını taşır; özellikle yeni getirildiklerinde bu büyük iddialarla hayata geçirilmeye çalışılır. Ancak, bazen bu kuralları toplumsal, ekonomik ve kültürel gerçeklerle bağdaştırmak zordur. İş hukuku ve genel olarak sosyal hukuk bazen somut durumlara uymamakta, iktisat yasalarına ters düşmektedir. İşletmeler arasındaki rekabet, işçiyi koruyucu düzenlemelerin uygulanmasını engelleyebilmektedir.

B. Kayıt Dışı Ekonomi ve İstihdam

Kayıt dışı ekonominin millî gelire oranı % 50 civarında tahmin ediliyor; kesin ölçüyü saptamak doğal olarak zordur. Bu oran yüksektir; Avrupa Birliği ülkelerindeki % 20’ye yaklaşan orana nazaran dikkat çekicidir. Fakat AB dışında birçok yerde ülkemize benzer rakamlara rastlanmaktadır.

Kayıt dışı bir sektörün bu kadar gelişmesinin çeşitli sebepleri vardır. Başlıca etkenler arasında istihdam üzerindeki prim ve vergi yükleri ile bürokratik formalitelerin ağırlığından söz edilmektedir.

Kayıt dışı ekonomik faaliyetlerinin sakıncaları ne olabilir? Çalışma bakanımız Murat Başesgioğlu’nun bir demecinde de ifade ettiği üzere (inşaat sanayi, temmuz-ağustos 2005, s.67 vd.), kayıt dışılık, kurallı ekonomiyi dışlamakta, vergi yükünü kayıtlı sektörün üzerine yıkarak haksız rekabete neden olmakta, çalışanları sosyal güvenceden yoksun bırakmaktadır. Ayrıca, kamu, vergi ve sosyal sigorta primleri bakımından ciddî gelir kaybına uğranmakta, sosyal güvenlik kurumlarının açıkları artmaktadır. Öte yandan, kayıt dışılık makro ekonomik dengesizlikler yaratarak rant ekonomisini güçlendirmekte, işletmenin küresel rekabet yeteneklerini zayıflatmaktadır.

Ayrıca, kayıt dışılık, sendikacılığın güç kaybetmesine, toplu iş sözleşmelerine tâbi kesimin daralmasına ve sendikal sistemden kaçışa neden olmaktadır.

Belki de en önemlisi olarak, kayıt dışı sektördeki verimliliğin işletmeler arasında belirgin bir şekilde daha düşük düzeyde kaldığı da saptanmıştır.

Sonuçta kayıt dışı sektörde iş hukuku kurallarının tam olarak uygulanması ve bilhassa sosyal güvenlik mekanizmalarının işletilmesi güçleşmekte, bu sektör iş denetiminin geniş ölçüde dışında kalmaktadır.

C. Hizmet İlişkisinin Özelliği ve Devletin Etkinliğindeki Zaaflar

Sosyal hukuk kurallarının uygulanmasına bir engel de bizzat hizmet ilişkisinin özelliğinden kaynaklanır: işverenin haiz olduğu otorite, işçinin bağımlılığı, haklarını aramasını ve savunmasını güçleştirmektedir.

Bu zaafın aşılmasının bir yolu, güçlü sendikacılıktır.

Devletin de bu bağlamda katkı ve sorumluluğu büyüktür: etkili bir iş denetiminin işleyememesi, yaptırımların caydırıcı olmaması ve uygulanmaması, yargının ağır işlemesi ve nihayet, işçinin resmî kurumlara ve yargıya başvurmasındaki fiilî engeller karşımıza çıkan başlıca sorunlardır.

Saydığımız bütün bu hususlar iş hukukunun neden yeterince etkili bir şekilde uygulanamadığını ortaya çıkardığı gibi, aynı zamanda birtakım çare ve çözümlerin bulunmasında yol gösterebilir.

III. İş Hukuku Kurallarının Etkin Şekilde Uygulanmasının Yolları

Yaptığımız sınıflamaya az çok bağlı kalarak, iş hukukunun daha etkili hâle getirilebilmesinde katkıda bulunacak yolları, kuralların oluşması ve daha sonra kuralların uygulanması ve denetlenmesi aşamasında olmak üzere, inceleyebiliriz

A. Kuralların Oluşmasında

1. Sosyal Tarafların Katılımı

Sosyal hukuk kurallarının ülkemiz ve işletmelerin şartlarına uygun olabilmesi bakımından sosyal tarafların, yani işçi ve işveren temsilcilerinin de kuralların oluşmasına katılmaları yararlı olur. Belirtmeliyiz ki, karşılıklı pazarlıkla değil - zira böyle bir yöntem uygulamada tutarsız sonuçlara yol açıyor - fakat katılım ve uzlaşma yoluyla kuralların biçimlenmesi yararlı olacaktır.

Bu şekilde hem oluşan kurallar ülke şartlarına daha uygun olur, hem de sosyal tarafların (işçiler ve sendikaları ile işverenlerin), oluşumuna katıldıkları bu kuralları benimsemeleri, içselleştirmeleri sağlanır.

2. Bilim Adamlarının Katılımı

Ülkemizdeki özellikle önemli kodifikasyon çalışmalarına bilim kurullarının katılması sonsuz yarar sağlamıştır: bu şekilde, sistematiği düzgün, tutarlı ve uluslararası gelişmeleri dikkate alan, mevcut yargı kararlarını değerlendiren metinler ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar bazen eleştiriyorsak da, İş Kanunu, Sendikalar Kanunu, Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu, tutarlı ve sistematiği sağlam yasalardır. Bu kalitede yasaları çevremizdeki ülkelerde bulmak zordur.

B. Kuralların Uygulanmasının Denetimi Ve Yerine Getirilmesi

1. Etkili Bir Devlet Denetimi

Ülkemiz 1950’de iş denetimine dair 81 sayılı UÇÖ sözleşmesini onaylamıştı. Bu sözleşme hükümlerine uygun bir denetim mevzuatı oluşturulmuştur. İş K m.91 uyarınca, devlet tarafından yapılacak olan bu denetim, çalışma bakanlığına bağlı iş müfettişlerince yapılmaktadır. İş müfettişleri çok geniş yetkilerle donatılmışlardır (bkz. İş K m.92). İş Teftişi Tüzüğü uyarınca (6.8.1979), belirli yüksek öğretim kurumları mezunu olup, sınavla alınan müfettiş yardımcıları, belli bir deneyim ve değerlendirme sonucu müfettiş konumuna getirilmektedir.

Denetimler ise, genel teftiş, aykırılık üzerine kontrol teftişi ve ihbar ve şikâyetler üzerine inceleme teftişi şekillerindedir.

Tabii, burada sorun, işçinin gerçekten şikâyette bulunabilip bulunamadığıdır. Yasada bu anlamda koruyucu hükümler mevcuttur: bir kere, grup başkanlıkları, kendilerine ulaşan şikâyetleri izlemek, müfettişlere iletmek ve sonuçlandırılmasını sağlamakla görevlidirler (iİş Teftişi Tüzüğü, m.12/c, iş teftiş kurulu yönetmeliği, m.11/b). Diğer taraftan, İş Teftişi Tüzüğü m.19 uyarınca, resmî işlerin yürütüm ve sonuçlandırılması gerektirmedikçe, bilgi ve ifade verenlerin kimlikleri, teftişin ihbar ve şikâyet üzerine yapıldığı, açıklanmayacaktır. Bu hususa 81 sayılı UÇÖ Sözleşmesi m.15/c’de de yer verilmiştir.

İşten çıkarılmaya karşı bu işçilerin korunması sağlanıyor mu? İş K m.18’de, özellikle “geçerli sayılmayacak” fesih hâlleri arasında, (c) “mevzuattan veya sözleşmeden doğan hakların takibi için işveren aleyhine idarî veya adlî makamlara başvurmak veya bu hususta başlatılmış sürece katılmak” da yer alıyor. Böyle bir hâl, iş güvencesi hükümleri kapsamına girenler bakımından feshin geçersizliğine ve işçinin işe iadesine yol açacaktır.

Uygulamaya bakıldığında ise:

1.  Ülkemizde sigorta müfettişleri hariç 597 iş müfettişi bulunmaktadır. Bunlar arasında 333’ü işin yürütümü, 264’ü ise iş sağlığı ve güvenliği bakımından görevlendirilmiştir. Kayıtlı işyeri ve sigortalı sayısı itibariyle 2000 yılı bakımından her bir müfettişe 1261 işyeri, 8800 işçi düşüyordu.

Bu rakamlar kayıt dışı işyeri ve çalışanları dikkate almamaktadır ve buna karşın iş müfettişi sayısının yetersizliği açıktır. Belirtmeli ki, Almanya gibi birçok ülkede de benzer oranlar söz konusudur.

2. Bir diğer husus, denetimlerin büyük ölçüde şikâyet üzerine yapılmasıdır (%75 civarında bir oran). Şikâyetlerin pek büyük çoğunluğunun iş sözleşmesi ancak son bulduktan sonra yapılması ve genellikle iş sağlığı ve güvenliğini ilgilendirmemesi anlamlıdır. Görülüyor ki, iş ilişkisi devam ettiği sürece işçi işveren hakkında şikâyetten kaçınmaktadır.

3. İş müfettişlerinin düzenledikleri raporların sonuçlarının yürütülmesi bölge çalışma müdürlüklerince gerçekleştirilir. Raporun sonucu hakkında müfettişe yazılı bilgi verilmesi gerekirken, bunun yeterince sağlanmadığı gözlenmektedir.

Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, en iyi kurulmuş bir sistem bile, toplumsal gerçekler ve zorunluluklar karşısında istenilen etkiyi gösterememektedir.

2. Etkili Yaptırımlar

Çeşitli yaptırım türleri mevcuttur: hukukî yaptırımlar (tazminat, işlemin geçersizliği gibi), idarî yaptırımlar (idarî para cezaları, işin durdurulması, işyerinin kapatılması gibi) ve cezaî yaptırımlar (ağır para ve hapis cezaları).

İş hukukunda dikkat çeken bir husus, iş kanununda ve genel olarak bireysel iş yasalarında adlî ceza yaptırımlarının yerine idarî para cezalarının getirilmiş olmasıdır. Kolektif iş yasalarında ise cezaî (yargısal) yaptırımlar muhafaza edilmektedir. Yeni ceza kanununda da çalışma hayatını ilgilendiren birtakım suçların ihdas edildiği görülüyor (özellikle, TCK, m.105/II, m.117, m.118, m.122).

İdarî cezalara bakılırsa, bunlar yeterince caydırıcıdır; zira para cezalarının tutarları her yıl yeniden değerlemeye tâbi tutulmaktadır. Birçok hükümde para cezaları işçi sayısı ve ihlâlin devam ettiği süreye göre artmaktadır (örneğin, İşK m.98’deki işyerini bildirme yükümlülüğüne uymama hâli ve özürlü ve eski hükümlü çalıştırma yükümlülüğüne aykırılık hâlinde). İdarî para cezaları herhangi bir yargı kararına gerek olmaksızın idare hukuku usullerine göre idare tarafından kararlaştırılır; ancak tabii, yargı başvurusu da öngörülmektedir. Burada cezanın verilmesi bakımından bilhassa Bölge Çalışma Müdürlüğü, İş Kanunu bakımından yetkili mercidir. Görülüyor ki, ağır işleyen yargı organlarının hem yükü azaltılmış, hem de yaptırımın süratle kararlaştırılması sağlanmıştır.

 

S o n u ç

İş hukuku nasıl daha etkili hâle getirilebilir? Her şeyden önce kuralın yeterince açık ve net  olması, çelişkiler barındırmaması gerekir.

Kuralların sosyal gerçeklere, ekonomik gereksinimlere uygun olması, kültürel geleneklere de fazla ters düşmemesi uygun olur. Bu tür sorunları aşabilmek için yasal düzenleme çalışmalarına sosyal tarafların da katılması yararlı olacaktır.

tabii, etkili bir denetim, süratli ve güvenli bir yargı sistemi ve caydırıcı yaptırımlar da şarttır; fakat bunlar tek başına hukukun etkinleştirilmesinde kanımızca birincil rolü oynamaz. Asıl önemli olan, genel olarak toplumda kurallara uyma kültürünün yerleşmesidir. Kişilerin hukuk kurallarını benimsemeleri, içselleştirmeleri her hâlde en önemli güvenceyi teşkil edecektir. 

 

(*) Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi
       İş ve Sosyal Güvenlik Hukuku Öğretim Üyesi