YUNUS EMRE VE TASAVVUF*

Sevtap YAZAR

 Yunus Emre, ne felsefî manada bir filozof ne ilimle uğraşan, sistemli bir eğitimden geçmiş bir müderris ne de filozofik manada bir hakim(bilge)dir. Yunus Emre  hikmeti ledün anlamında kullanan bir mutasavvıftır ve sanatı da buna göre düşünülmelidir.

Yunus Emre, İslam şeriatine bağlı, seyr ü sülûku yaşamış ve İslam tasavvufunun belirlemiş olduğu şeriat, tarikat, hakikat ve marifet makamlarından geçerek irfana ulaşmış bir âriftir. Tamamen ilhama dayalı olan, medresede okuyup yazmakla öğrenilemeyen yakîn yani kesin ve apaçık, her türlü şüpheyi ortadan kaldıran gaybın hakikatine erişme bilgisine sahiptir.

Yunus Emre de birçok mutasavvıf gibi “Biz Hızır’a kendi ilmimizden öğrettik” âyetindeki ledün kelimesini tasavvuf anlamında almıştır. Kur’an-ı Kerim’de mana çift yönlüdür. Bunlardan biri zahirî diğeri ise batınîdir. Batınî mana, pek çok insanın bilgisini ve tecrübesini aşan, ancak ârifler tarafından yorumlanan ve bilinen bir manadır. İlm-i ledün de bu batınî öğreten ilimdir. Bu da ancak bir mürşid-i kâmil aracılığıyla olur. Ledün yoluna ancak aşk ile varılır dini bilgileri ilmen öğrenmek bir şey ifade etmez. Ledüne ulaşmak için bu yolda yetenek sahibi olmak gerekir. Bu bilgi ve hayat insanı ab-ı hayat gibi ölümsüz kılar. Ledün, sâlik için yalnızca dört menzil uzaktadır.

İnsan kendinin nereden gelip nerede olduğunu ve nereye gittiğini öğrenmek ister bu da ancak ilm-i ledün ile öğrenilir. Gaflet bu yolu engelleyici gönül ise hedefe ulaştırıcıdır. Mana alemine ulaşabilmek için sâlikin bir mürşide bağlanması ve onun dediklerine uyarak yola  devam etmesi gerekir.

Yunus Emre tasavvuf yerine ilm-i ledün yanında ledünni, ilm-i batın, ilm-i hüner, âb-ı Hayvan terkiplerini kullanır. Onun belirttiği tasavvufi hayatı Hz. Peygamber, Cüneyd-i Bağdadî, Hallac-ı Mansur, Bayezîd-i Bistamî, Ma’ruf-ı Kerhî, İbrahim Edhem yaşamışlardır. Fenafillah’ın timsalini ise ona göre Ashab-ı Suffa verir. Yunus Emre de ilm-i ledün tahsil etmiştir:

Et ü deri sünük çatan cism eyleyüp diri tutam

Hikmet beşiğinde yatan kudret südün emen benim

                                                                       (194/5)

Vahdet-i Vücûd ve Tevhîd:

Vahdet-i vücûd, pek çok İslam mutasavvıfı tarafından açıklanan ve Muhyiddin-i Arabî tarafından sistemleştirilen, âlemin tek bir hakikat ve vücûttan ibaret olduğu fikrini savunan bir anlayıştır. Mutasavvıflara göre, kesreti ifade eden on sekiz bin âlemin aslı ve esası birdir. Birden başka bir şey yoktur. Varlığın başı ve sonu bu birliğe dönecektir. Allah tek ve mutlak olan varlıktır. O’nun varlığının bir başlangıcı ve sonu yoktur. O bütün zamanları ve mekânları kaplayan bir nurdur ve bu yüzden çokluk bir olan Allah’ta yani birlikte toplanmıştır. Allah kendisine olan aşkı sebebiyle kendini bildirmek ve sıfatlarını göstermek istemiştir. Bu yüzden  zatıyla değil de sıfatlarıyla bilinir. Zaten insan ezeldeyken Allah’ın birliğini tasdik etmiştir ve dünyaya geliş sebebi de ezeli birliği dünyada anlamaktır. Vahdet-i vücût sülûk sayesinde ulaşılabilecek bir makamdır ve bu halde sen-ben farkı yoktur. Bu düşünceleri anlatan beyitler:

Sensin bu gözümde gören sensin dilümde söyleyen

Sensin beni var eyleyen sensin hemin öndin sona

                                                                       (14/2)

Kâlû Belâ söylenmedin tertîb düzen eylenmedin

Hak’dan ayru degilidüm ol ulu divândayıdum

                                                                       (168/3)

Yunus imdi sen-ben iken âşıklara ne sen ü ben

Yokluk durur anı sevmek koyun ayruksı bakışı

             (360/9)

 Görüldüğü gibi Yunus Emre vahdet-i vücut nazariyesini şiirlerinde geniş bir biçimde işlemiştir. O’na göre bütün varlıklar Allah’tan gelmiştir. Varlık tektir ve bunu bilen kişi nereye bakarsa yalnızca Tanrı’nın cemâlini görecektir. Çünkü varlığın önü ve sonu, evveli ve sonrası Allah’tır ve O’nun nuru âlemi kaplamıştır. Yunus’a göre mutlak ve hakiki varlık olan Allah, insanın kendinde gizlidir. İnsanın vücudu birlik deryasında kaybolmuştur. Bu mertebede kişi kemâl noktasına varmış ve nefisten kurtulmuştur. Onun varlığı mutlak zatta yok olmuştur. Yunus’a göre Allah’ın varlığı aşktan başka bir şey değildir. Varlığı aşk olan Allah’tan gelen varlıklar da aşk ile ve aşk için yaratılmışlardır:

Yunus sen beni gider her ne ider dost ider

Aczüni bil ebsem ol var ışk rengine boyan

                                                           (236/7)

Mutasavvıflar, “Allah’tan başka mabûd yoktur” cümlesiyle ifade edilin tevhid fikrini vahdet-i vücutçu bir anlayışla ele almaktadırlar. Onlar tevhidi dört merhalede yaşamaktadırlar:

1.      İsimler tevhidi

2.      Fiiller tevhidi: Fiiller tevhidini yaşayan sâlik küçücük bir zerrede bile görülen binlerce ibretin yaratıcısını bilir. Bu makamdaki kişi aklı ve gücü ile hiçbir iş yapamaz, ne yaparsa Allah yaptırır. Yaratıcıyı tanıyan sâlik, hayır ve şer olanın Allah’tan olduğunu anlar. Bu makamdaki mutasavvıf, mutlak zatı yürüse önünde, söylese dilinde, otursa yanında bulur:

 

Yürürisem önümdesin söylerisem dilümdesin

Oturursam yanumdasın ayrukda ne bâzârum var                                                                                                                                 (43/2)

3.      Sıfatlar tevhidi: Bu makamda sâlik kâinatta bulunan bütün eşyanın Hakk’ın birer sıfatı olduğunu anlar. Renk, şekil ve desenlerin Allah’ın bir tecellisi olduğunu anlar. Bu tecellilerde, vahdet kalp gözüyle anlaşılır. Sıfatlar tevhidinde sıfat çok, hakikat tektir. Bu hakikat zattır. Bu makamı tam olarak yaşayan kişi Hakk’a itaat eder ve her şeyde Hakk’ı görür ve vecde gelir:

 

Ma’şûkanun tecellîsi dürlü dürlü renkler olur

Bir şivede yüz bin gönlüm hemişe...cûşa gelür

                                                                 (73/5)

4.      Zat tevhidi: Bu makam fenafillah mertebesinde yaşanır. Bu makamda görünen her varlık görecelidir. Bir tek varlık vardır o da mutlak hakikat olan Tanrı’dır. Âşıkların asıl gayesi de bu tevhidi yaşamaktır. Bu merhalede tevhid artık dilden düşer gönle yerleşir.

 

Her sevdügi terkin ura kayıkmaya değme yana

Her dem anın seyrangâhı hem zat u hem sıfat olur

                                                                         (45/2)

İkiliği terk itgil birlik makâmın tutgıl

Cânlar cânın bulasın iş bu dirlik içinde

                                                     (303/3)

Bu görüşlere sahip olan Yunus Emre, tevhidin bütün makamlarını tamamlamış bir erendir.

 

Yunus, bu tevhîde gark oldı gitdi

Girü gelmeklige aklı dirilmez

                                         (107/12)

Vahdet-i vücutla yakından alakalı olan kavramlar:

Vahdet-kesret:

Yunus Emre’ye göre görünürdeki çokluk, bâtında tektir. Görülen bu âlem görecelidir. Bu âlemdeki varlıklar İlahi varlığa bağlıdır. Vahdet(birlik) oransız, nakışsız, hacimsiz, mekânsız ve zamansızdır. Varlıklar yaratılmadan evvel vahdet yurdunda İlahi zat ile beraberdir. O’nun birliğinden yaratılmış ve bu âleme inmişlerdir. Buradan da tekrar vahdete döneceklerdir. Vahdet sırrı mürşidin bâtınında tecelli eder.

            Kesret vahdetin aynası gibidir. Bakmasını bilen kişi aynada bir tek yüz görür. (Yani Hakk’ı görür):

 

            Eger âyine bin olsa bakan bir

Gören bir görinen bin-bin görindi

                                               (411/9)

            Yunus, vahdet-tevhid ilişkisini çeşitli benzetmelerle anlatır:

Vahdet kuşatıcı ve temiz özellikleriyle denize, ummana veya deryaya benzetilmektedir. Kesret, vahdet deryası karşısında bir katre, yağmur damlası ve ırmak gibidir. Katre ve ırmağın aslı deryadandır. Kesret de vahdettendir. Çoklukta birlik gizlidir. Gözündeki perdeleri kaldıran kişi kesretin kendisinde Allah’ın birliğini görecektir.

 

Zihi derya ki katreden görindi

Ne deryâdur ne katredür gör indi

           

            Aceb katre ki derya anda mahfî

Bu mahfî sırrı sen senden sor indi

                                               (411/1-2)

Vahdet saf bir su gibidir. Su, girdiği kabın rengi ile görünür. Vahdet, eşya, sıfatlar ve fiiller şeklinde oluşur. Akıp deniz olan, dağılıp toz olan, güllerde saz olan hülasa bir bir isimle ortaya çıkan nesneler, vahdetin bir görüntüsü olmaktadır. Dünyada yaşarken birlik ve çokluğun aslını anlayan gönüller, denize akan ırmaklar gibi tekliğe doğru yol almaya başlarlar:

 

Benüm cânum uyanıkdur dost yüzine bakan benem

Hem denize karısmaga ırmak olup akan benem

                                                                       (187/1)

Vahdet sırrı mürşidin bâtınında ortaya çıkmıştır. Kesrette tutunup birliği anlayan kişi, denizdeki(çokluktaki) dalgalanmadan etkilenmeden tekne gibi bir düzende ilerler. Bu kişi için bu dünyadaki iyi-kötü, güzel-çirkin, hayır-şer ayrımları önemsizdir. Çünkü yaratan ve yaptıkları ortadadır:

Çünkim girdüm bu denize ne kenâr var ne cezire

Çün dört yanumda mevc ura teknem kâvi hiç batmadan

                                                                              (183/8)

Kesret yerine kullandığı diğer benzetmeler katre, mevc, mevc-i acaib, ırmak, sûret nakşı, fânî nakş, kuru efsane, yaban, dünya, çokluk, hicâb, vücud. Dağ, bulut, duman, agyar, gayr, hayal, varlık evi, nefs, kudret denizi, taş kapu, renk, bezenmiş suretler vb. dir.

Mâsîvâ:

Mâsîvâ kesreti ifade eder. Yunus, Hakk’tan başka varlığın olmadığına inanır. Buna göre mâsîvâ Hakk’ın dışındaki şeylerdir. Ve biz bunları nefsimizle görürüz. Tanrı görünürken mâsîvânın arkasına gizlenmiştir ve bu yüzden mâsîvâ âşıkların zindanıdır. Onun içinde tıkılıp kalmışlardır. Gönlünden bu mâsîvâyı çıkaranlar zindandan kurtularak Hakk’ın tecellîsine kavuşurlar. Bunun için insanın kendini bilmesi ve nefsine hakim olması gerekir. Birliği kavrayan kişi agyarı yar bilir çünkü o eşyanın aslını öğrenmiştir. Ağyar da yar da gerçek varlığın görünümüdür. Allah’tan başka her şey gelip geçicidir bu yüzden mâsîvâ yalan dava olarak anılır:

Yunus ko yalan da’vîyi gel arıta ko sivâyı

Gönlün evini kız eyle dost gelicek kondurmaga

                                                                       (329/7)

Yunus, beyitlerinde mâsîvâ yerine şu kelimeleri kullanmıştır: Gayr, varlık, sivâ, yalan, dava, agyar, ayruk.

Tecellî:

Hakk’a yönelen kalplerde Allah’ın güzelliği görünür. Çünkü onlar artık gönüllerinden mâsîvâyı temizlemişlerdir. Allah’ın kalpte ortaya çıkışı sonsuz ve sınırsızdır. Bir tecellî iki defa tekrar etmez. Hakk, her an başka şekilde, başka sıfatlarda kendini gösterir. Allah, sıfatlarıyla güzelliği ve ululuğu yönüyle görünebilir. İşte her ikisini de Hakk olarak kabul edenler vahdeti anlayanlardır. Yunus, bu iki tecellîyi meyhane ve mescit rumuzlarıyla ele alır. Meyhane Allah’ın celal tecellisinden, mescit de cemal tecellisindendir. İşte vahdeti anlayan kişi her ikisinde de Allah’ın nurunu görür. Tecelli, Allah’ın kendi yüzünü göstermek istemesidir. Bu durumda tecelli eden de ettiren de aynı varlıktır. Allah mutlak varlık olduğu için tecellisi celali de olsa cemali de olsa hoş karşılanır. Çünkü zaten bütün gönüller ona hayrandır. Tecelli gönülde olur:

Ger meyhaneye vardum ansuz yir göremedüm

Yine ana sataşdum girdüm dahı külhânda

                                                                       (328/4)

Sûret söz kandı buldı kanda sözi iş oldı

Sûrete kendü geldi dil hikmetün yolıdur

                                                           (25/3)

Mutlak varlık, sâliklerin gönlünde isim, fiil, sıfat ve zatıyla derece derece tecelli eder. Tecelli, söz ile başlar diğer sıfatlarla devam eder. Tecelli söz ile başladığı için, sâlikin süluk anında uğrayacağı ilk tecelli de sözle alakalıdır. Böylece manevi şahsiyetlerin önce kulağı açılır, sonra gözü. Tanrı tam olarak insan-ı kâmilin gönlünde tecelli etmiştir. Mürşid bu mertebeye ulaştığı için yol göstericilikle yükümlüdür. Hz. Musa ile İbrahim Peygamberler’in tecellileri buna örnektir. Bu düşüncelerde olan Yunus Emre de zat tecellisine ulaşmış bir velidir. İlahileri de hakke’l-lakîn bilgisini yansıtır:

“Yunus Hak tecellîsin şâir dilinden söyler”

Cemâl,Didâr:

Yunus Emre bu kelimeleri Allah’ın yüzü karşılığında kullanmıştır.

“Yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz Allah’ın vechi oradadır” ayetinden hareketle sufiler Allah’ın yüzünün dünyada görülebileceğini düşünürler. Ve bu da ancak seyr-i sülûk ile mümkündür. Allah’ın yüzünü bu dünyada göremeyenler iki cihanda da bundan mahrum olacaklardır. Allah’ın yüzünü ancak cennet, cehennem gibi maddi istekleri bırakıp, nefsini yenen, benliğini terk eden kişiler görebilir. Çünkü O, sâlikin kendi vücudunda görünür. Allah’ı gökyüzünde aramak neticesiz kalacaktır. Çünkü İlahi nuru yerde, vücutta, bâtın âlemde aramak gerekir. Erenleri küçük görenler, dervişleri sevmeyenler Allah’ın yüzünden de mahrum olurlar. Çünkü Allah’ın yüzü, mürşidin yüzünden bilinir.

Sen hicâb oldun sana ne bakarsın dört yana

Kaykımaz öne sona kime ki didâr gerek

                                                               (135/4)

Vücûda gelmeyince kimse Hakk’ı bilmedi

Bu vücûddan gösterdi dost bize didârını

                                                                           (397/4)

Allah’ın güzelliği, cemâli de can gözü açık temiz bakışlı kişiler tarafından görülebilir. Allah’ın güzelliği aşıklara farklı makam ve yönlerden tecelli eder. Bu yüzden farklı teşbihleri vardır:

Cemal manevi yüzü kastetmesi ve nur oluşu sebebiyle daima parlak ve şuleli nesnelere benzetilmiştir. Buna göre sevgilinin cemâli güneşe, aya, yeni aya, bahara, şeme ve güle benzetilmiştir:

Kaçan gülde görür dostun cemâlin

Çagırur kim beni deli şol eyler

                                               (95/2)

Yunus Emre birçok beytinde dost didâdını gördüğünü söyler:

Dost bundadur bellü beyân gördüm dost didârın ıyan

Bu ilm-i hikmeti tuyan ider bana dek azimi

                                                                       (394/4)

 

 

Nişân, Bî-Nişân:

Allah’ın kendisini bize gösteren bir işaret yoktur. Onun isim ve sıfatları ise varlığının  belirtisidir. Nişan âyet kelimesi ile de açıklanır. Allah’ın âyetleri sonsuzdur. Kendi varlığını belirtmek imkansızdır. Sözün manasına erenler, ancak nişansız olan Tanrı’dan haber verirler.

İnsan, bu dünyaya gelmeden önce Allah ile birdir. Nişansız bir nurdur. Vuslat yolcusu, geçtiği her manevi makamda İlahi bir nişandan haberdar olur. Bu nişanlar sembolik olup sadece sâlik tarafından bilinir. Sülûk gören sâlik ancak nişansızlık âleminden nişan verebilir. Bu makam, Sidret’ül-Müntena makamı gibidir. Bunun ötesi menzil-i nur olduğu için hiç nişan verilemez.

Göz kendisini göremediği gibi, zat da nişanından nişan göstermez. Gözün nişanı görmek; zatın nişanı da sıfatlardır:

Bu göz kendözin görmez nişânun nişân virmez

Yûnus’un aklı irmez inen oldı dîvâne

                                                           (320/10)

Nişansız İlahi zatı gören ve O’nda yok olan kişi de nişansızdır. Bu hal tam bir vahdet-i vücut halidir:

Vasf-ı hâlin eydiserem vuslat hâlin bilenlere

Yidi dürlü nişân gerek hakîkate irenlere

                                                           (298/1)

Pinhân, Nihân:

Bu kavramlar Allah’ın zahîr ve bâtın sıfatlarıyla alakalıdır. Mutlak zat, insanın nefsi yönüyle bâtındır. Bu sebeple Tanrı’nın zatı, pinhân kelimesiyle anılır. Tanrı zatını sıfatlarıyla, eşya âlemiyle gizlemiştir. Sıfatlardaki birlik nuru, ancak gönül gözü açıklar tarafından görülebilir. Gerçekte Tanrı, gizli değildir. Varlık, O’nun zuhuruna karşı perdelidir. Tanrı’nın sıfatlardaki gizliliği, âşıklar tarafından algılanmaktadır.

Sen bunca sıfat birle pinhân iken iy server

Âşıklar devletisin meşhûr oldun cihâna

                                                           (320/2)

Mutlak varlık, varlık âlemini yaratınca kendisini gizlemiştir. İşte bunu anlayan kişi nefsini yenerek Hakk’ın varlığını anlamaya(fenafillah olmaya) çalışır. Hakk, gizli değildir, can içindedir. O’nu kendimizde aramamız gerekir. Yunus da beyitlerinde Allah’ın tecillisine ulaştığını söyler.

Eşkere kıldum bugün pinhânumı

Cân virüben buldum ol cânânumı

                                               (389/1)

Sır(esrâr):

Sır, gönülde saklıdır. Allah’ın varlığı konusunda kullanılan bir kavramdır. Bu makamın anlaşılması, hal makamında mümkün olacaktır. Sır, zevk yoluyla elde edildiği için lisana gelmez. İlme kitaba sığmaz ve hikmet ile elde edilmez. Sırrı duyan kişi akıldan geçer. Derviş olanlar gönülde sırrı taşır ve bilir. Ve evliyanın sırrını kimse anlayamaz. Yunus’a göre sırlar tasavvufîdir. Âşıklar, vecd halindeyken sırrı anlayabilirler. Âşık; sır haberini, dostun yüzünü görünce öğrenir.

Ol Çalab’umun ışkı bağrumı baş eyledi

Aldı benüm gönlümi sırrumı faş eyledi

                                                           (362/1)

Allah dervişlerin gönlünü sır denizi kılmıştır. Dervişlerin gönüllerindeki sır arştan uludur. Bunu iyi korumak gerekir. Yoksa Hallac-ı Mansur gibi bu sırrı açıklarlarsa onun uğradığı sona uğrarlar. Mürşide bağlananlar bu gizli sırrı yavaş yavaş öğrenmeye başlarlar. Evliya, Allah’ın sırrıdır. Evliyanın sözü değersiz değildir. Aksine sır, kıymetini âriflerin bileceği değerli bir cevhere benzetilir.

Hz. Peygamber’in Mi’râc esnasında Allah ile konuştuğu otuz bin kelâmın da sır olduğu, bu mevzuda dile getirilmektedir.

Gönül(Kalb, Yürek):

Gönül, tasavvufi hayatın merkezini oluşturan kavramlardandır. Bütün bâtıni faaliyetler gönülde meydana gelir. Gönül, genel olarak Allah’ın algılandığı; batını, idrak merkezidir. Gönül bazen kendinden emin, bazen mühürlenen, bazen hastalanan, katılaşan ve kibirlenen tavırlarla da ortaya çıkabilmektedir. Gönlün bu tavırları Kur’an’da da dile getirilmiştir.

Yunus Emre’nin beyitlerinde gönül Hakk’ın, aşkın, sırların, hikmet ve bilginin merkezi olarak ayrı ayrı işlenmiştir. Gönül, Tanrı ile bilişip, buluştuğu için Ka’be’dir. Bu yüzden gönül inciten, kalb kıran gerçekte Allah’ı incitmiştir. Gönül yıkanın namazı, kılsa bile kabul edilmez. Gönül yapmak ise hacca gitmekle bir hatta ondan daha da üstündür. Gönüle uyan kişiye rahmetler ulaşır. Bu makamda her an manalar ortaya çıkar. Gönül yapmak, cennete ulaşmanın yoludur. Can gözü ve bâtın gözü gönüldedir. Gönül gözü de Hakk’ı görür. Hakk’ın tecelli ettiği gönüller ölümsüzlüğü yakalar. Gönül, neyi severse dil de onu konuşur. Aşk şarabı içenlerin gönlü ölmez. Maşuk sevgisi, gönüldeki gamı giderir. Dost gönlün sırrı, kalbin sevincidir. Yürek yarası, aşk derdinin ifadesidir. Aşk, yürekte yanan bir ateştir. Gönül, aşk ile coşar. Gönül kesret ve mâsîvâ ile daralır. Mâsîvâdan arındırılmayan gönülden darlık gitmez.

 

 

 

Girü durur yoklukdan kamuların baylıgı

Bunca varlık anundur gitmez gönli tarlıgı

                                                                       (361/1)

Âşığın gönlü aşktan usanmaz. Aşkı olmayan gönüller taş gibi katıdır. Derviş gönlünü sevdiği (mürşid, peygamber, Allah) ne kaptırmıştır. Yaratılış sırrını anlamak, müşkülü halletmek için mürşide gönül vermek gerekir. Mürşid, dervişlerin yaridir. Erenlerden etek tutan kişi gönüllerde beka bulur. Gönül pası tevhid ile giderilir. Derviş, gönlünü temizleyen kişidir. Âşıkların gönüllerinde pek çok yol, bu yollarda bin türlü hal vardır. Küfrünü ve imanını terk etmeyen kişi bu yolları anlayamaz. Gönüllere girmek Allah’a ulaşmak demektir.

Yunus Emre, pek çok şiirinde gönle bir şahsiyet verir, onu kişileştirir. Gönülle konuşur. Nefse uyan gönlünün fesadı terk etmesini, kanaatkâr olmasını, dünyayı terk etmesini ister.

N’ola gelsen şimden girü fesâdı terk itsen gönül

Gâh aglasan günahuna gâh kana’at itsen gönül

                                                                       (161/5)

Gönül, öyle bir güç ve madendir ki kendisine ulaşanları ebedileştirir. Yüksekte gezen gönül yoldan çıkar. Yunus, insan davranışlarını gönlün neşesine bağlar. Gönül içinde ne varsa dış yüzüne onu sızdırır. Gönül, yüce mutluluğa erişmişse insanın davranışları güzel, mutsuzluk içinde ise davranışları da kötü olur.

Gönül yüksekte gezer dem-be-dem yoldan azar

Taş yüzine ol sızar içinde ne varısa

                                                           (299/2)

Âşığın, gönlü hep aynı duyguyu yaşamaz. Bir an neşeli, bir an perişan olur. Âlemlerdeki nam ve nişan, dert ve derman gönle aittir. Gönül bazen yolcu, bazen yolun kendisi ve bazen de kılavuzdur. Dost odur. Dosta giden de odur. Gönlüyle yoldaş ve aynı halde olan kişi dosta gider.

Yunus, gönül temizliğinin vahdet yolunda yürümekle mümkün olacağını belirtir. Şaire göre gönül iç benden başka bir şey değildir. İç ben hakiki mabûda ulaşınca eşyanın sırları açılır.

İnsan-ı kamilin gönlü şaşkınlık içindeyken kainattaki bütün ikiliklere inip çıkabilir. Bu manevi iniş-çıkışlar, an denen zaman parçasında olur. Bu halde iken gönül bir an mutlu olur, bir an ağlar. Hikmetlere dalar Lokman olur, bir an da cahillikte kalır. Dev, peri, huri gibi viranelerde mesken tutar. Sonuçta; gönül hayret makamında hakan veya köle, mümin veya âsi, Musa yahut Firavun olabilir. Bu makamlar daha da uzatılabilir.

Divanda gönülle ilgili pek çok deyim ardır. Bunlardan bazıları:

Gönle rahmet dolmak, yüreğe yara urmak, gönül vermek, gönül yıkmak, gönlü alınmak, gönül oynamak vb.dir.

Gönül ile ilgili benzetmeler:

Ka’be:

Mukaddes, kutsal ve mübarek olan Ka’be görünüşte beytullah, bâtınen gönül anlamında bir kavramdır. Beytullah, Âzeroğlu İbrahim Peygamber tarafından yapıldığı halde, gönül Cenab-ı Hakk’ın göründüğü ve gezindiği yerdir. Yere ve göklere sığmayan Tanrı, mümin kulun kalbine sığmıştır. Beyitlerde Ka’be kavramı; Allah’ın göründüğü, anlaşıldığı yer olmaktadır.

Gönül mi yig Ka’be mi yig eyit bana aklı iren

Gönül yigdür zirâ ki Hak gönülde tutar turagı

                                                                       (366/7)

Sırça, Kadeh, Meyhane:

Gönül; ince, hassas ve narin bir sırçaya(billûr, cam) benzer. Şırça, kırıldıktan sonra bütün olmayacağı gibi, gönül de kırılırsa tamir edilemez.

İçi şarap(şerbet) dolu olan kadeh, kamil insanın marifetle dolu gönlüne benzetilir. Meyhane de kâmil mürşidin gönlüdür. Âşık, bu meyhanede İlahi şarap (İlahi aşk)la sarhoş olur.

Bir sâkîden içdük şarab arşdan yüce meyhâne

Ol sâkînün mestleriyüz cânlar anun peymânesi

                                                                       (406/1)

Gök-Arş:

Aşk, ilahi bir rahmettir. Bu rahmet gönül göğünden damlar. İnsan, bu ebedi rahmetle hayat bulur. Yunus:

“Işk yağmurı tamlası gönül göğünden tamar” der. Bir başka yerde gönül bir tek genişliği ve madde ötesi alemleri de kaplaması sebebiyle arşa benzetilir. Rahman’ın istila ettiği geniş arştan kasıt da kamil insanın gönlüdür:

cân gözi anı gördi dil andan haber virdi

Cân içinde oturmış gönlümi Arş eyledi

                                                           (362/3)

Kuş-Su-‘Umman(deniz):

Sâlikin gönlü hep aynı durumda olmaz. Bir mekândan başka bir mekâna uçan kuş gibi madde âlaminden, mana âlemine doğru yol alır.

Aşığın gönlü, cezbe esnasında taşkın bir su gibi çağlar. Böyle bir gönül, deli sıfatıyla sıfatlanmaktadır.

Deniz, sınırsız oluşu ve kuşatıcı özelliğiyle gönül için bir benzetme unsuru olur. Ayrıca ateşe de benzetilen aşk, âşığın gönlünü yakar. Âşık, gönül deryasına dalıp teskin olmaya çalışacaktır.

Şâhum senün ışkun odı düşdi gönül deryasına

Aceblemen kaynayuban ma’rifetler bitdügini

                                                                       (401/2)

Gönül bir yerde de sır denizine benzetilir. Bu benzetmede denizin bünyesindeki varlıkları örtüp gizleyen özelliği ile sır arasında bir ilgi vardır. Sır Allah’ın zatıyla ilgilidir. Gönül ise, zatî tecelli yeridir.

Tûr:

Hz. Mûsâ, Tanrı’nın cemâlini görmek isteğiyle Tur dağına çıkmış, burada tecelliye uğramıştır. Tur tecelli yeri oluşuyla, kâmil insanın gönlüne benzetile gelmiştir. Tur, için Tûr-ı Sînâ denmesi de Tûr dağı ile sine(gönül ) arasındaki alakanın temelini teşkil eder. Gönle giren aynen Hz. Mûsâ gibi tecelliye uğrayacaktır. Yunus Emre de tecelliye uğramak anlamında, Tur bulmak deyimini kullanır.

Gir gönüle bulasın Tûr sen-ben dimek defterin dür

Key güher er gönlündededür sanma ki ol ummândadur

                                                                                  (54/3)

Taş, Mum, Kış:

Aşkı olmayan gönül taşa, âşık gönül ise muma benzetilir. Bu benzetme unsurlarındaki sertlik (taş) ve yumuşaklık(mum) özellikleri, insanın merhamet sıfatıyla da alâkalıdır. Aşk, nefislere bir rahmettir. Bu rahmetle Allah’a ulaşır. Taş gönüller, kendilerine ve eşya âlemine karşı kararmış, sarp-katı kışa benzerler.

İşidün iy yârenler ışk bir güneşe benzer

Işkı olmayan gönül meseli taşa benzer

                                                           (66/1)

Leylâ, Garîb, Kılavuz, Kul, İhtiyar, Derviş:

Aşk Mecnun’a benzetilince Leylâ da gönül olur. Âşık, sevdiğinde yok olmak ister. Sevgilinin gönlüne giren âşık, onda yok olacaktır. Leylâ, mürşid için bir timsaldir. Yunus Emre, aşk için de kadeh mecazını kullanır.

Gönül bir kılavuza(mürşid) benzetilir. Hakk aşkına düşer, sarhoş olur. Maşûka karşısında kul olup baş eğer. Gönlün kula benzetildiği beyitte, maşuk da sultan olacaktır. Aşk, çekilmesi ve yaşanması zor bir derttir. Gönül aşk derdini çeke çek beli bükülmüş bir ihtiyar olmuştur.

 

 

Miskin gönlün ışk elinden iki büküldi vücûdı

Tevbe kapusından sundum ana imân tayağını

                                                                 (376/6)

Yunus, tevazuu anlatırken gönlü derviş eylemek deyimini kullanır. Mütevâzi gönüller, dost ile tanıdıktır. Gönlünü derviş eyleyen kişi, tevazuu ve manevi makam alameti olan hırkaya muhtaç değildir.

Dervişlik didükleri hırkayıla tâc degül

Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtac degül

                                                                 (162/1)

Başlu(Yaralı)Sayrı, Şikeste(Sınuk)

Aşk oku, gönlü yaralamıştır. Yaralı (başlı) gönlün merhemi sevgili (mürşid)dir. Yunus Emre, din yolunda gönül sayrı der. Gönülde hakiki iman oluşuncaya kadar âşık çok elem çekmiştir. Gönül bu sebeple hastadır. Gönlün şikeste(kırık) veya sınuk(kırık) olması ise, yardan ayrı düşmesiyle alâkalıdır. Esasen gönlün yaralı, hasta, sınuk vs. oluşu âşıkın psikolojik halleriyle ilgilidir.

Ben garîbün hâtırını sormaga geldi şol sanem

Düzdi gönül sınugını hâtır ziyâret eyledi

                                                                       (392/4)

Sarây, Taht, Sultân:

Gönül, on iki hücreli yedi pencereli, iki dilberli bir saraydır. İçinde şah oturur. Fakat gönül paslı olursa içindeki sultan görünmez. Gönlün saraya benzetilmesi, sevilenin saraya layık olmasındandır. Gönül, Çalab’ın tahtıdır. Sultan burada oturup “Kaf’tan Kaf’a hükmeder. Gönlün sarâya ve tahta benzetilmesi, sevilenin padişah olarak düşünülmesindendir.

Gönül Çalab’un tahtı gönüle çalap bakdı

İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkarısa

                                                           (299/5)

Mülk, Kal’a, Seyrengâh:

Gönül, sultanın tasarrufunda bulunan bir mülktür. Gönül mülkünü temizlemek için, içinde bulunan suretleri(kesreti) yetmez. Rahmet suyuna da ihtiyaç vardır. Bu motifte rahmetle su, gönülle rahmet arasında ayrıca güzel bir münasebet kurulmuştur.

Sûret nakşın gidermekle gönül mülki temiz olmaz

Akar rahmet suyı çağlar gönül kirin yuyan gelsün

                                                                       (230/5)

Gönül mülkü dost tarafından yağmalanmıştır. Yağmalanan mülkte, tahribat, yangın ve sıkıntı meydana gelmiştir. Gönül mülkünü tahrip eden yağmacı, aşk derdinden başka bir şey değildir.

Bir beyitte gönül, can şehri içinde bulunan bir kal’anın etrafını, nefs askerleri tarafından korunur. Dost, can şehrini yağmalayıp, gönül kal’asını ele geçirir.

Dosttan yana giden kişi kendözinden geçmek gerek

Dost yagmalar cân şehrini alur gönül kal’asını

                                                                       (348/5)

Ev, Dükkân, Hücre, Virâne, Hazine, Şehr(Şar):

Gönül, bir ev gibi imar edilir. Her evin bir sahibi olduğu gibi gönül evinin de bir sahibi vardır. Gönül ev sahibini(Tanrı’yı) bilmek zorundadır. Bir beyitte âşığın gönlü, bacası tüten ve şuleleri görülen bir ev gibi resmedilmektedir. Burada, yerleşik hayata ait ev gibi bir unsurun ele alınması ayrıca dikkate değer.

Virgil su’âle cevab tutalum olsun sevâb

Şu’le kime gösterir ışk evinün bacası

                                                           (351/2)

Gönül evi aşk askerleri tarafından yağmalanıp, istila edilmiştir. Askerin memleketteki düşmanları temizlemesi gibi aşk, gönüldeki mâsîvâyı temizleyecektir.

Işkun çeri saldı benüm gönlüm evi iklimine

Cânumı esir eyledün n’ider bana yağı tatar

                                                           (78/3)

Yaşadığımız evi nasıl temiz tutuyorsak, dostun evi olan gönlü de öyle temiz tutmalıyız. Gönlün temizliği mâsîvâdan arındırmakla mümkündür. Aşığın gönlünü rahmet suyu temizler.

Beyitlerde gönül dükkâna da benzetilmektedir. Bu benzetmenin arkasında daima bir ârif görülmektedir. İlahi bilgi, arifin gönlünde tecelli etmiş dolayısıyla irfan, ariflerin gönüllerinden neşredilmiştir. Dükkân halkın ihtiyacı olan mal ve eşyanın satıldığı bir yerdir. Bunun gibi tasavvufi bilgi de ariflerin gönlünden elde edilir. Bu benzerlik sebebi ile dükkân münasebeti sürekli ele alınır.

Ya ben anca kaçan olam anun buyrugın buyuram

Ol geldi gönlüme toldı ben ana bir dükkân oldum

                                                                       (176/4)

Gönül dükkânı nefsi temizlemekle açılır. Kibir ve kin bu dükkânın kilididir. Bu kilidi kırıp açmak gerekir.

Gönül dar ve karanlık bir hücredir. Bu karanlık mekân, Tanrı’nın nuru ile aydınlanır ve genişler.

Aşığın gönlü sevgiliden ayrı düşünce kimsesiz ve harap bir viraneye benzer. Dost tecelli edince bu virane nur dolar, hayat bulur. Viranelerde hazine olması sebebiyle gönül, bir beyitte viraneye benzetilir.

Kanda bulsam isteyüben iy gönül seni kandasın

Kanda virân varısa va7llahi gönül andasın

                                                                       (278/1)

Gönül, mahiyeti bilinmeyen ve pahası biçilmeyen bir hazineye benzetilir. Aşk, bu hazinenin bekçisidir. Aşk, erinin gönlü pâdişahın (Tanrı) hazinesiyle doludur. Burada hazine ilahi bilgi karşılığında bir macazdır:

Işk erinün gönli dolu pâdişâhun haznesidür

Işksuz âdem ne anlasun şerî’atun manâsıdur

                                                           (59/1)

“Gönlümüz oldu ulu şâr o şâr gibi ya kanda var” diyen Yunus, daha birçok beytinde gönlünü mamur ve bayındır bir şehre benzetir.

Bag, Vark, Kitâp, Levh:

Sûreti virân olanın gönlü bağa(bahçeye) benzer. Bağ, ferahlatıcı, yeşil, sulak ve meyve yetiştiren bir yer oluşu ile gönül için bir benzetme unsurudur. Bağ bu özellikleriyle Cennet için de bir benzetme unsurudur. Yunus’a göre, sûreti viran olanfenafillah ehlinin gönül bağı, Cennet olur:

Çün sûretün vîrân ola gönlün bağı Cinân ola

Cânun genci vîrân ola çünki bu genc vîrândadur

                                                                       (54/7)

Gönül, Allah’ın gizli sırlarının yazılı olduğu gizli bir varaktır. Âşık, bu varaktan okuyup sırrını halka açıklar.

Aşk, kitaba; gönül de saf ve düzgün bir levhe benzetilir. Aşk kitabının sûresi gönüllerde yazılıdır. Âşık, ezel bezminde yazılan levhini bu dünyada okuyan kişidir.

Akıl gönül levhine bakar. Söz, âşığın diline bu levhten akar. Bu fikirden anlaşıyacağı gibi, insana ait bütün mücerret özellikler(cân, his, akıl, hayal) gönül merkezine bağlıdır.

Kara (Renk), Cema’at, Eğlence:

Gönül nefsî düşünce ve tavırlarla kararmıştır. Âşık, gönlünü bu düşüncelerden kurtarıp derviş olmak ister.

Nefs yolından geçemezin ışk şarabın içemezin

Gönlüm kara açamazın derviş olubilsem derviş

                                                                       (123/2)

gönül, mücerret kavramları kendinde toplayan bir merkez olduğu için cem’at karşılığı olarak da kullanılır. Tasavvufi manada cemaat ilahi bir sıfattı.

Hayrân, Rûşen, Perişân, Derde esir, Dermârde, Âbid, Zâhid, Âsi, Mûti, Şâdi, Giryân, Kış, Zemheri, Bostân, Katra, Câhil, Câlinûs, Lokmân, Dîv, Perî, Sultân-ı İns ü Cinn, Gedâ, Fagfûr, Hakan, Günahkâr, Rıdvân, Ruhbân, Mûsâ, Firavn, Hâmân, İsâ, Gümrâh, Cebrâil, Divân, Kur’an:

Bu kelime ve kavramlar, gönül konusunda birer benzetme unsuru olmaktan çok manevi birer hal ve mertebe şeklinde değerlendirilmektedir.



* Mustafa TATÇI, Yunus Emre Dîvânı, C:1, Ankara, 199