Pazartesi, Şubat 27, 2006

Cemal Nadir...

Cemal Nadir, 27 Şubat 1947’de, 45 yaşındayken öldü. Sanıyorum Türkiye’de hiçbir çizere nasip olmayan törenlerle defnedildi, ardından sayısız toplantı ve gösteri yapıldı. Birçok genç çizerin yetişmesine vesile olan, yaşasaydı muhtemelen yenilikçi işler de yapacak olan bir sanatçıydı. Döneminde çizgili anlatım sanatlarının en popüler ismiydi, bu sebeple karikatüre olduğu kadar bant-karikatür ve çizgi romana da büyük katkıları oldu. Ölümünden sonra hakkında çıkan yazıların çokluğu bile önemli gösterge. Bu rağbet ve takdir hiçbir yerli çizere nasip olmamıştır. Ancak ölümünden bunca yıl geçmesine ve hâlâ çok popüler olmasına rağmen çalışmaları ve dünya görüşü hakkında mesafeli bir inceleme yapılmış değil. Hâlâ her yazı onu “efsane” ölçeğinde ele alarak, benzer cümlelerle anlatıyor. Birkaç yıl önce bir toplantıda Tan Oral -Cemal Nadir’i- anlatırken bunu tartışmıştık, sonraları Turgut Çeviker’den duymuştum. Başta Semih Poroy olmak üzere birçok çizer bana kızmışlar. Orada da anlatmıştım, Cemal Nadir birbirinin kopyası olan olumlu cümlelerle anlatılıyor, örneğin siyasi görüşleri hakkında hiç konuşulmuyor. Hep tekrar edilen, barışçılığını imleyen birkaç karikatürü var. Oysa Nadir düzenli olarak her gün bir gazeteye çiziyor, dergilere verdiği çalışmalar da cabası. Neden hep onlar seçiliyor? Benim bildiğim anti-komünist karikatürleri de var. Yıkılan Tan Gazetesi ya da Serteller için ne çizdiği hep es geçiliyor. Çok partili hayata girildiğinde CHP’li kalıyor örneğin, oysa bütün sol CHP karşısında. Sol'u şu sebeple anlattım, sol argümanlarla hatırlanıyor epeyce. Veya ne bileyim otuzlarda, kırklarda hakkında hiç mi eleştiri çıkmamış diye düşünüyor insan. Oysa çıktığını biliyorum, niye atlanıyor o eleştiriler. Herneyse uzatmamayım, derdim onun farklı açılardan mesafeli bir dille anlatılabilmesi. Taparak ya da teperek değil yani…

Tam Maceracılar Konuşuyor...

Bir süredir Tam Macera Çizgi Roman Dergisinden söz ediliyor. Projenin fikir mimarlarından biri olan Özgür Kurtuluş dergiyle ilgili ayrıntıları, zaman içerisinde olgunlaştırdıkları görüşlerini seruven.org
sayfamızda anlattı. Aşağıda alıntı yaptığımız yazının tamamı siteden okunabilir...

"Tam Macera’ya özgü bir yayın politikası geliştirdik. Öncelikle şunu hep göz önünde tutmak gerekiyordu: Dünyada hiçbir çizgi roman çizerler için yapılmıyor. İstisnaları olabilir ama kural bozulmaz. Çizgi roman okuyucu için yapılır. Peki, okuyucunun beklentisi ne? Öncelikle hikâye. Çizgi roman bir anlatı sanatıdır ve bütün anlatı sanatlarında olduğu gibi (edebiyat, tiyatro, sinema, radyo tiyatrosu vs.) hikâyenin dramatik bir etkisinin olması, heyecanlandırması, duygulandırması, güldürmesi, korkutması vs. esastır. Eğer hikâye bayatsa, tutarsızsa, sıradansa insanoğluyla alakasızsa okurların ilgisini çekmesi beklenemez. Türkiye’de nasıl çizgi roman hikayeleri okunur? (...)"

Cumartesi, Şubat 25, 2006

Biz Yedik, Allah Artırsın… Sofrayı Kuran Kaldırsın…

Ali Işıngör’ün Çizgi Romanda Türk İmajı-Serüven Doğudan Yükselir yazısında Hadi Uluengin’in yazı dizisi olarak yayınlanan “Avrupa Çizgi Romanında Türk İmajı” (Cumhuriyet, 12-15 Şubat 1989) çalışmasından intihal (başkasının olanı kendisininmiş gibi gösterme) yaptığı söylenmişti. İlk söyleyen Tanyel Ali Mutlu’dur, ben de dün yazdığım yazıda karşılaştıracağımı yazmıştım. İntihal, gayri-ahlaki olduğu kadar ağır bir suç, örneğin bir akademisyen yaparsa meslekten atılabiliyor. Daha bu yıl bu türden sonucu olan bir akademik intihal vakası biliyorum. Titizlenmek gerekiyordu.

Işıngör’ün yazısı beş ara başlık/bölüm içeriyor. İlk ara başlık/bölüm daha çok konuya edebiyattaki örneklerden yaklaşıyor. Dördüncü ara başlık/ bölüm Yasuhiko’nun meşhur mangası, beşinci ve son başlık/ bölüm Yeniçeri çizgi romanı ile ilgili. Bu nedenle bu üç başlık/bölüme sadece göz gezdirdim. Gerçi dördüncü başlık/ bölümde Hadi Uluengin’in de bahsettiği iki ayrı çizgi romandan söz edilmiyor değil ama doğrusu karşılaştırma yapmadım. İkinci başlık/bölüm olan Kızılmaske Türklere Karşı gerek malumat gerekse anlam olarak bir parça karışık, onu da özellikle atladım. Özetle ikinci ara başlık/bölüm olan Enver Paşa’yı Öldüren Ermeni Taburları adlı bölüme odaklandım. Tanyel’in intihal dediği, Işıngör’ün çalışmasından faydalanmasına karşın Hadi Uluengin’den hiç bahsetmediği bölüm de burası.

Yazı görsel olarak incelendiğinde ilginç bir şey göze çarpıyor: İncelediğim bölümde anlatılan çizgi romanlardan görsel olarak faydalanılmamış, tek bir kare kullanılmamış. Acaba bu çizgi romanlar Ali Işıngör’ün elinde yok mu? Çünkü oldukça çarpıcı kareler-sayfalar içeriyorlar. Eğer elinde yoksa… İnsan görmediği ve okumadığı bir çizgi romanı nasıl anlatabilir-nasıl yorumlayabilir? Hele bir de Fransızca dışında farklı dillere çevrilmemiş kimi örneklerden bahsediyorsa…Ali Işıngör Fransızca biliyor mu acaba?

Dün sayfamıza yazdığı yorumda söz konusu çalışması için Uluengin’den izin aldığını söylemişti. Şöyle demişti:

Bu yazı 1995 yılında ilk yayınlandığında, Hadi Uluengin Bey'i Cumhuriyet gazetesinden rica minnetle aldığım (çünkü artık araları iyi değildi) bir telefon numarasından aramış, hatta kendisini Brüksel'de yakalamıştım.

İlgimi çeken şey şu: Uluengin yanılmıyorsam 1991’de Hürriyet’e geçmişti. Yani 1995 yılında 4 yıldır Hürriyet’te çalışıyordu. Niye Cumhuriyet’ten telefon istenir ki... Focus dergisi, Hürriyet Medya Towers’ta değil mi?..Gerçekten ilginç…

Ali Işıngör, bugün e-posta adresimi bilmediği için siteye bir yorum yazmış ve yayınlamamamızı istemiş. Orada telefon numarasını yazarak kendisini aramamı rica etmiş ve Uluengin’in yazısıyla ilgili açıklamalar yapmış. Aslında neden yayınlamamamızı istemiş bilemiyorum, bence oldukça açıklayıcı olabilirdi. Ben yine de ona yardımcı olmak adına bir kaç not düşmek istiyorum.

Anladığım kadarıyla Ali Işıngör'ün “Çizgi Romanda Türk İmajı-Serüven Doğudan Yükselir” yazısı (başlığı farklı olabilir) Focus dergisinde ilki 1995’te ikincisi 2005’te olmak üzere iki kez yayınlanmış. İlkinde kaynakçası varmış, ikincisinde kaynakçalar internette kullanılabilmiş sadece… “10-15 satırı geçen bir kaynakça metni yayınlanacağı zaman "yukarsı" bundan hoşlanmayacağından böyle bir yola başvurmak zorunda kalırdım” demiş Işıngör.

Ali Bey bu çok ilginç…siz bu derginin yazı işleri müdürüsünüz.. Bu hangi “yukarsı” bilemiyorum. Ama sizin öncelikle kendinizi korumanız gerekmiyor mu? Böyle her yazıda kaynakça kesilirse ve biri de tutar dava açarsa yazı işleri müdürü olarak mahkemeye siz çıkarsınız, siz sorumlusunuz… Kaldı ki siz ahlaken de bu işlere hassasiyet gösteren birisiniz. Yani eminim ki Çanakkale Barosuna bağlı olarak çalışan 53 yaşındaki hukukçu arkadaşımız da benimle hem fikir olacaktır. Ceza üstüne ceza alabilirmişsiniz… Allahtan ayrılmışsınız dergiden…

2005 yılında yayınlanan yazınızın sonunda Ergün Gündüz ve Murat Mıhçıoğlu’na teşekkür etmişsiniz. Keşke araya Hadi Uluengin’i de katsaydınız. Çünkü yazınızın en az yüzde yirmisinde ondan faydalanmışsınız veya metin içerisinde Uluengin’den ve çalışmasından bahsedebilirdiniz. Veya Ergün Gündüz’den metinde bahsediyorsunuz, sonda gerek olmayabilirdi. Resimlerin yanına Ergün Gündüz Koleksiyonu yazabilirdiniz falan… Yazınızın tamamına titizlenmedim ama tekrarlar da yaptığınız olmuş, örneğin Kızıl Sakal çizgi romanından bahsederken üst üste “1950’li yıllarda çizilen” demişsiniz. Bu tür tekrarları çıkarıp Uluengin’den bahsetmek gerekirdi.

Sizin adınıza seviniyorum üniversitede değilsiniz, gerçekten fena olurdu. Çünkü hiç kimse yazarından izin aldım, kaynakçayı kestiler, internette vardı, burada olamadı dinlemez. Aslında mahkemede de dinlemez. Kullanılan kaynaklar her nerede nasıl kullanılırsa kullanılsın belirtilmelidir. Ama yine Allahtan Uluengin’le miladı 1995 yılına dayanan tanışıklığınız var, dava filan açmaz, en azından ben öyle kabul ediyorum. Olmaz ya, olursa yardıma hazırım. Hatta şimdiden bir ipucu yazayım. Hani derse ki ahlak-etik-çalıntı-intihal… demez ama derse siz ona “Hadi Bey, 1989 yılında Alain Servantie’nin bir yazısı yayınlandı, okudunuz mu?” deyin, şaşıracaktır. Blöf mü zar mı..orası bana kalsın…

Ali Bey, yaşça benden gençsiniz, kimseye üzerinde düşünmeden ahlaksız demeyin, hırsız demeyin… Hele bizler gibi haysiyetinden başka kaybedecek şeyi olmayan yoksul romantiklere hırsız demeyin, hele ahlaksız hiç demeyin… Günlerdir başka bir şey konuşmadık, yazmadık, farkındasınız değil mi? …Elbette kapatalım bu bahsi ama biz sizin ithamlarınızı hak etmiyoruz gerçekten düşünün bunu

Yolunuz açık olsun…

Levent Cantek
lcantek@superonline.com


Aşağıda Hadi Uluengin ve Ali Işıngör yazılarından alıntılar yaptım, dileyen karşılaştırabilir.

İmparatorluğun yıkılış döneminde, Le Temps’da, Times da, Wiener Zeitung’da sık sık çizilen fesli, kaftanlı, tespihli, ebleh ve şişman “Avrupa’nın hasta adamı” karikatürleri, artık halkla ilişkilerin önemini kavramış olan Dersaadet’i daima hoşnutsuz etti. 2. Meşrutiyet ertesinde, Osmanlı sefaretlerinin birinci kâtipleri, Batı başkentlerindeki gazete bürolarını gezerek karikatürlerdeki Türk suretinde kaftan yerine redingot ve jaketin kullanılmasını istediler

Hadi Uluengin, “Avrupa Çizgi Romanında Türk İmajı” 12 Şubat 1989, Cumhuriyet

İmparatorluğun yıkılış dönemlerinde, Osmanlı sefaretlerinin birinci kâtipleri “Le Temps”, “Times”, “Wiener Zeitung” gibi gazetelerin bürolarını dolaşarak, karikatürlerde sık sık çizilen fesli, kaftanlı, tespihli, ebleh ve şişman, “Avrupa’nın hasta adamı” alt yazılı Türk tiplerinde kaftan yerine redingot ve “jaket” kullanılmasını istemişlerdi.

Ali Işıngör, “Çizgi romanda Türk İmajı-Serüven Doğudan Yükselir”, Focus Dergisi, Mayıs, 2005, sayfa 62.

[aslında yazının eleştirisine girmek istemem ama söylemeden de edemeyeceğim. Bu paragrafın bir altında şöyle bir cümle var: 1928’de kadınlarına seçme ve seçilme hakkı veren Türklerin (…)” demişsiniz. Bu tarih 1928 değil 1934’tür.]

Guy Vidal ve Florenci Clavé’nin Köpekler Adası, mekân olarak Doğu Karadeniz’deki hayali Ohanyan Adası’nda geçmektedir. Buradaki referans noktası, şehremini kararıyla İstanbul’da toplanan sokak köpeklerinin gönderildiği Hayırsız Ada’dır. Senaryoda işlenen tema, 1896 İstanbul Ermeni gösteri ve karşı tedbirlerine; yine aynı yıl Taşnak militanlarının gerçekleştirdiği Osmanlı Bankası baskınına; Sasun ve Zeytun isyanlarına atıfta bulunmaktadır. Ohanyan Adası Valisi de, çok büyük ihtimalle, Ermeni Kasabı olarak bilinen ve 1915’te Trabzon Valisi olan Cemal Azmi Bey’dir.

Hadi Uluengin, “Avrupa Çizgi Romanında Türk İmajı” 13 Şubat 1989, Cumhuriyet.

Vidal ve Clave’nin yarattıkları Köpekler Adası adlı çizgi romanın öyküsüyse, tamamen Ermeni tezlerine dayanıyor. Doğu Karadeniz kıyısındaki Ohanyan Adası’nda gelişen olaylar ve bu hayali adanın valisinin gerçekleştirdiği katliamlar, tüm kurgulanmışlıklarına karşın, usta göndermelerle bazı gerçek isim ve adresleri anımsatıyor. Olayların geçtiği Köpekler Adası, şehremini kararıyla İstanbul’da toplanan sokak köpeklerinin gönderildiği Hayırsız Ada’dır. Senaryoda işlenen tema, Sason ve Zeytun isyanlarına atıfta bulunur. Ohanyan Adası Valisi de, çok büyük ihtimalle, Ermeni Kasabı olarak nitelendirilen ve 1915’de Trabzon Valisi olan Celal Azmi Bey’dir.

Ali Işıngör, “Çizgi romanda Türk İmajı-Serüven Doğudan Yükselir”, Focus Dergisi, Mayıs, 2005, sayfa 63.

Çizilen portreler, vahşilik, barbarlık ve kalleşlik çağrıştırırlar. Bu, gaddar Binbaşı Ferid’den, Ermenilerin öldürülmesi için penceresinden bağıran Türk kadınına; yağmalayacağı Ermeni mahallelerinin hayalini kuran nöbetçi askerlerden, akıllı ve hin valiye kadar geçerlidir.

Hadi Uluengin, “Avrupa Çizgi Romanında Türk İmajı” 13 Şubat 1989, Cumhuriyet.

Köpekler Adası’nda çizilen Türk portreleri, vahşet, barbarlık ve kalleşlik çağrıştırır. Bu tutum, gaddar Binbaşı Ferid’ten Ermenilerin öldürülmesi için pencereden bağıran Türk kadınına, yağmalayacağı Ermeni mahallelerin hayalini kuran nöbetçi askere kadar her kesim için geçerlidir.

Ali Işıngör, “Çizgi romanda Türk İmajı-Serüven Doğudan Yükselir”, Focus Dergisi, Mayıs, 2005, sayfa 63.

[tali bir kahramanı] “1915 kıyımı”nda öksüz kalmış bir Ermeni kızı oluşturacak, aynı küçük kızı, Yezidi Şeyhleri, Türk askerlerinden korunabilmesi için Corto Matese’e emanet edeceklerdir. Yani her halükarda, bütün ahlakçı olmayan yaklaşımına rağmen, Pratt son tahlilde eğilimini belirtecektir.

Hadi Uluengin, “Avrupa Çizgi Romanında Türk İmajı” 13 Şubat 1989, Cumhuriyet.

“1915 Katliamından kurutulmuş” küçük bir Ermeni kızını koruması altına alarak, tavrını Ermenilerden yana koyacaktır.

Ali Işıngör, “Çizgi romanda Türk İmajı-Serüven Doğudan Yükselir”, Focus Dergisi, Mayıs, 2005, sayfa 63.

[Yine bir hatırlatma yapacağım: Gerçi Tanyel yazdı ama… “1920 İstanbul’unda Turan Öldü parolasıyla” demişsiniz. Hikâyenin İstanbul’da geçen tek bir karesinin olmadığını okuyanlar bilir]

Kızıl Sakal-Haliç’e Baskın’da Türk Korsanların padişah haremine hediye etmek için kaçırdıkları Avusturyalı prensesi kurtarır ve Osmanlı hükümdarını rehin alır

Hadi Uluengin, “Avrupa Çizgi Romanında Türk İmajı” 14 Şubat 1989, Cumhuriyet.

Resim altı yazısı: Hıristiyan korsanlar, ölümden korkmayan Türk denizcisini domuz yağı dolu fıçıya sokarak korkutmayı başarıyorlar [ilk kareden: Pitié Efendi! Je Parlerai….”]

Hadi Uluengin, “Avrupa Çizgi Romanında Türk İmajı” 12 Şubat 1989, Cumhuriyet.

Bu arada Kızıl Sakal’dan bahsetmeden olmaz. 1950’li yıllarda çizilen bu Alman çizgi romanında Topkapı Sarayı’na elini kolunu sallayarak giren Kızıl Sakal’ın korsanları, Sanki Kapalı Çarşı’da turistik bir gezide gibidirler. Sonuçta, padişahın burnuna namluyu dayayan Kızıl Sakal, Cezayirli levendlerin padişahın haremine hediye etmek için kaçırdıkları Avusturya prensesini kurtarır. 1950’li yıllarda çizilen bu çizgi romanın okuyucusu için en can alıcı yeri “ölümden korkmayan” Türk levendini konuşturmak için uygulanan yöntemdir. Onu domuz yağına sokmak ve abdestini bozmakla tehdit ederler. Levendin “Efendi, domuz yağına girersem, cennete giremem” diye haykırmasına rağmen kimse onu dinlemez ve levend “çözülür” “ötmeye” başlar!

Ali Işıngör, “Çizgi romanda Türk İmajı-Serüven Doğudan Yükselir”, Focus Dergisi, Mayıs, 2005, sayfa 63.

[Bir düzeltme yapacağım: Bu çizgi roman bir Alman çizgi romanı değildir. Söz konusu çizgi roman, senaryosunu Charlier’in yazdığı Barbe-Rouge’dur. Ellili yıllarda değil altmışlı yıllarda çizilen bir Fransız çizgi romanıdır ]

Cuma, Şubat 24, 2006

Peki ama niye?

Ali Işıngör kişisel sitesinde bize yönelik son açıklamalarını yapmış ve dava açmamaya karar vermiş. Kendi adıma üzüldüm, haklı olduğunu düşündüğü bir “davadan” vazgeçmemesini isterdim. Hâlâ da geç kalmış değildir hatırlatmasını yaparak yazdıklarına birkaç cevap yazacağım.

yazımı herhalde beğendiklerinden olsa gerek önce sitelerine koyan, ama sonra...” diye başlamış yazısına. Ali Işıngör’ün kaçırdığı şu: Buraya çizgi roman olgusunu inceleyen yazılar aktarılıyor, söz konusu olan yazar değil çizgi roman. Beğenmek-beğenmemek kıstası da söz konusu değil. Çizgi roman ile ilgili eski ya da yeni tarihli her yazı bu bölümde iktibas edilebilir. Bu yazıların içerikleri, yanlışlıkları, açılımlarını tartıştığımız da olur. Ama yok saymak ya da çok beğendiğimiz için özellikle seçmek gibi bir kaygı söz konusu değildir. Aynı mantık internetteki mevcut çizgi roman sitelerinde de hakimdir. Sizin yazınız öğrendiğim kadarıyla başka sitelerde de yayınlanmış örneğin. Daha başka bir şey söyleyeyim size, polemik gereği söylemiyorum bunu yazınızı okumadım ben. Ali Işıngör ismini ancak bu vesileyle hatırladım, en az 15 yıl önce amatör bir kültür-sanat dergisinde bir çizgi roman yazınızı okumuştum. Focus dergisini bu sabah gördüm. Tüm bunları kişiselleştirdiğiniz için söylüyorum.

Sitenizde oldukça sempatik bir dil kullanıyorsunuz ama bize aynı dille yazmadınız. Daha ilk mailinizde mahkemeden söz açan siz değil misiniz? “Karşı cenah” gibi bir adlandırma yaparak iki gün boyunca bizden küfür yediğinizi yazmışsınız. Annenizden ve hiç tanımadığınız doğum hemşirenizden söz ederek onlara küfür edildiğini ima etmişsiniz. Biz bir cenah filan değiliz, farklı şehirlerde yaşayan birbirlerine ve çizgi romana sempati duyan, çoğu birbirleriyle hiç karşılaşmamız bir avuç yarım akıllı adamız. Ama gerçekten küfür etmeyiz, buna inanarak söylüyorum. Raconu bilmez de değillerdir, mutlaka adlarını koyarlar, mahkeme yolu herkese açıktır. Küfür meselesine inanmıyorum ve inanmadığım başka şeyler de var. Küfür kadar tipik bir başka gazeteci klişesi bu:

Bugün sağolsunlar, bir gazetenin hukuk bürosundan gönderilen iki adet emsal karar önümde duruyor

Demek bir hukuk bürosundan size emsal karar göndermişler, neden açıklamıyorsunuz bu kararları? Gerçekten rica ediyorum...

Mahkemenin biri, bir dergiden 6-7 sayfalık yazıyı tarayıp, "izin almaksızın" sitesine koyan webmaster'ı haksız bulmuş. Üstüne üstlük bir diğer derginin değil, amatör bir site söz konusu olan!

Elinizde böyle bir “emsal karar” varsa neden söylemiyorsunuz? Mahkeme webmaster'ı haksız bulmuş ve ne karar vermiş? Haklı olduğunuz bir davada –bizi geçtim, hassasiyet gösterdiğiniz telif hakları meselesinde bu emsallerle bir katkınız olmaz mıydı memlekete...

Ben diyorum ki biz sadece sizin yazınızı değil her yazıyı kaynak göstererek, yazar ismi ve yayın mecrası ayrıntılarını vererek iktibas ederiz. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun ilgili maddeleri bu hakkı bize verir...Suiniyet yok burada...

Sizinki gazeteci iddiaları, benimkisi de solcu bir akademisyenin iddiası işte... Hani solculuğu da Zapatista filan dediğiniz için yazayım dedim...

Diyorsunuz ya Serüvenciler küfür ediyor, saldırıyor...Ne gerek var ki bunlara Ali Bey, birileri ayıplayacak birileri kendi yazıyor kendi siliyor diyecek... Moderated edin kapatın bu bahsi...Muhatabınız benim-site sorumlusu benim...Mahkemede karşılaşmaktan söz etmişsiniz bu da sorun değil, gerekirse karşılaşmamak için bir anlaşma da yaparız. Kaldı ki hatırlatırım farklı şehirlerde yaşıyoruz..

Yazınız hakkında intihal dendi, kişisel olarak araştıracağım, iki ayrı metni karşılaştıracağım. Dilerim aklanırsınız, haksız yere suçlanmışsanız özür dilemesini biliriz...Hatta isterseniz http://gezegen.linux.org.tr adresinde sonuçları neşredebiliriz. Bilmem siz ne dersiniz?

Yukarıda yazdıklarım bu konuda son yazacaklarım. Serüven dergisi için samimi temennilerinize teşekkür eder, ben de aynı iyi niyeti sizin için duyduğumu belirtirim. Kolaylıklar dilerim.

Levent Cantek

Perşembe, Şubat 23, 2006

Yahu bu dergiler...

Birçok kişi duymuştur, D&R Mağaza Zincirleri grup dışı dergilere bir sınırlama getirmiş, kendi ölçütlerine göre satmayan, az-satan dergileri sayı olarak eskisinden az almaya ya da hiç almamaya karar vermiş. Bu sınırlamanın ana-akım dışında kalan dergileri sarstığı-satış olarak etkilediği söyleniyor.

Daha genele bakarsak bu tür uygulamalar ilk kez olmuyor, örneğin aynı kurumun dağıtım şirketi belli aralıklarla muhalif dergileri, saman kâğıtlı dergileri, kendi ölçülerine göre işe yaramaz saydıkları dergileri, daha baştan satmaz diye etiketlendirdikleri dergileri zaten dağıtıma sokmuyordu. Ya da aylık satış rakamlarına göre derginin akıbetini belirliyorlardı. Bir dönem garanti para-baskı adedi gibi şartlarını olağanüstü ağırlaştırmışlar birçok süreli yayının kapanmasına neden olmuşlardı.

Kendi adıma ilginç bulduğum mesele ise şu: D&R Mağaza Zincirleri bir derginin satışını nasıl bu kadar etkileyebilir? İstanbul dışında D&R Mağazalarının etkili olduğu bir başka şehir var mı doğrusu bilmiyorum. İstanbul’da da ne kadar etkilidir merak ediyorum. Ankara’da bir dönem Kızılay’da D&R Mağazası vardı ve Kitapevinden başka her şeye benziyordu. Kaymak kağıtlı hokus pokus dergilerini sıralar, akıllara ziyan çerçöp kitaplar satarlardı. Ne Ankara’nın kitabevi geleneğine uyabildiler ne de bir pop mekân olabildiler, şehrin göbeğinde başarısız olup kapandılar.

Ara Soru: Dergiler sadece İstanbul’da mı çıkıyor? Hemen her derginin künyesinde yer alan “Yerel Süreli Yayın” ibaresi biz İstanbul’da çıkıyoruz mu demek?

Soru çok, baştaki soruya geri dönüyorum ve bir parça değiştiriyorum: D&R Mağaza Zincirleri hangi biçimde çıkan bir derginin satışını etkiler?

Son olarak, Allah kimseyi böylesi zincirlerin iki dudağından çıkacak sözlere mahkûm etmesin diyorum. Hayır, değiştiriyorum: Allah bizi böylesi zincirlerin müdahalesiyle ölecek dergilere mahkum etmesin diyorum!!

Kahraman Bakkal Grossmarkete meselesi biliyorum ama ne bileyim işte… Ken Parker ve okuduğu kitap süslüyor sayfamızı..Bir serüveninde Allaha inanıp inanmadığını sorar birisi o da “Ben insanların iyi şeyler yapma yeteneğine inanıyorum” der.

İyi geceler…

Ali Işıngör'e cevap hakkı....

Aşağıdaki yazı, 23.02.2005 tarihinde, Ali Işıngör'ün blog sitesine üç kez yüklenmiş, her defasında bir cevap verilmeden, 10 dakika içerisinde yazı silinmiş ve konunun "yoruma kapatıldığı" bildirilmiştir. Serüven.org sitesinde Ali Işıngör'e ait bir yazının izinsiz (ama kaynak gösterilerek) kullanılması konusunda bir kaç gündür devam eden tartışmaları izleyenlerin bu yazıyı da okuması gerektiğini düşündüm. Ali Işıngör, bu yazıya vereceği cevapların, sansürlenmeden, silinmeden gene bu sitede yayınlanacağından, konunun "yoruma kapatılmayacağından" emin olabilir.

Ali Işıngör tarafından üç kez silinen yazı -cümle düşükleri bile düzeltilmeden aynen- aşağıdadır.

"Bu alana yeni yorumlar kabul edilmeyecektir." diyerek sergilediğiniz sansürcü yaklaşımı ve sizin de çok hassas olduğunuzu düşündüğüm bir konuda (telif, kullanma, kaynak gösterme) sizden cevap isteyen yazımın iki kez silinmesini anlamakta güçlük çekiyorum. hiç bir hakaret ya da kötü ifade içermeyen yazımı bir kez daha gönderiyor ve sizden bir kez daha açık bir cevap istiyorum...
selamlar...

işte iki kez sildiğiniz yazı:

Serüven Doğudan Yükselir yazınızı okudum.
bir düzeltme gerekiyor: Semerkandaki Altın Yaldızlı Ev albümünden bahsederken: "1920 İstanbul'unda 'Turan öldü' parolasıyla girilen bir odada, ifadesini kullanmışsınız. bu albümün İstanbul'da geçen tek bir karesi bile yoktur... Bahsettiğiniz sahne 1920'de değil, 1922'de ve Rodos Adası'nda geçer...

ikinci olarak : KÖPEKLER ADASI'ndan bahsederken kullandığınız
"Olayların geçtiği Köpekler Adası, şehremini kararıyla İstanbul'da toplanan sokak köpeklerinin gönderildiği Hayırsız Ada' dır. Senaryoda işlenen tema, Sason ve Zeytun isyanlarına atıfta bulunur. Ohanyan Adası valisi de, çok büyük bir ihtimalle, "Ermeni Kasabı" olarak nitelendirilen ve 1915'de Trabzon valisi olan Celal Azmi Bey'dir.

"Köpekler Adası"nda çizilen Türk portreleri, vahşet, barbarlık ve kalleşlik çağrıştırır. Bu tutum, gaddar binbaşı Ferid'den Ermenilerin öldürülmesi için pencereden bağıran Türk kadınına, yağmalayacağı Ermeni mahallelerinin hayalini kuran nöbetçi askere kadar her kesim için geçerlidir." ifadeleri, konu hakkındaki en eski yazı olan Hadi Uluengin'in 1989 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan "Avrupa Çizgiromanında Türk İmajı" yazısındaki ifadelerle "fazlaca" benzer, hatta bazı cümleler aynıdır. Bence siz Köpekler Adası albümünü okumamışsınız. Hadi Uluengin'in yazısından hiç kaynak göstermeden alıntılamış, sahiplenmişsiniz...

böyle bir durumda "yavuz hırsız" ifadelerini kullanarak başkalarını suçlamanız meselesini birkez daha gözden geçirin derim...

ek: bahsettiğiniz 30 adet kaynak nerede geçiyor. ben yazıyı dergiden okudum ve Hadi Uluengin'in adına rastlamadım. Yazıyı dergiden okuyan birine, internette bir yerde kaynaklarını belirttiğinizi söylemeniz bir anlam ifade etmiyor. Yazı ilk yayınlandığında değil, her yayınlandığında ve her ortamda, ifadelerini, yorumlarını kullandığınız insanların isimlerini, kaynaklarınızı belirtmeniz gerekirdi diye düşünüyorum. izin meselesine girmiyorum, çünkü gazete ve dergilerde yayınlanan yazılar izne gerek olmaksızın, kaynak gösterilerek yayınlanabilir... kaldı ki bazı ifadeleri aynen kullanmışsınız, bu durumda sözkonusu ifadelerin kime ait olduğunu açıkça belirtmeniz gerekirdi, yazının altına kaynakları sıralamak yetmez.

Çarşamba, Şubat 22, 2006

Hayallerimizi Süsleyen Bir Uzun Tüfek mi?

Türkiye'de çizgi roman denince akla hemen Teksas-Tommiks ikilisinin gelmesi bir talihsizlik mi acaba? Bu talihsizliğin yalnızca çizgi romana has bir durum olmadığını kabul etmekle işe başlanabilir galiba.

Herhangi bir alanın en çok öne çıkan figürleriyle anılmasında şaşılacak bir taraf yok. Ama öne çıkan figürün niteliklerinin, o alana veya sanat dalına dair değil daha çok o ülke veya o zaman hakkında fikir verdiğini hiç unutmamak gerekiyor.

Türkiye'de çizgi romanının başına gelen de çok farklı değil. Bu memlekette çizgi romanın Teksas-Tommiksle anılıyor olmasının, bir tür olarak çizgi roman düşünüldüğünde çok bir anlamı yok; bu iki karakterden yola çıkarak çizgi roman hakkında söylenebilecekler o kadar sınırlı ki... Ama yine aynı saptamadan veya nesnel olgudan hareketle Türkiye hakkında söylenebilecekler pek de öyle sınırlı değil.

Keşke sorun Türkiye halkının beğeni düzeyinden ibaret olsa. Ya da beğenmeyenlerin de konuya gerçekten hakim olduğunu bilsek... Ama ne yazık ki öyle değil. En basitinden, Amerikan kültür emperyalizminin ülkemizdeki elçileri olarak görünen bu iki karakterin yaratıcılarının İtalyan olduğunu bunu her fırsatta yazanların arasında kaç kişi biliyor örneğin? Bu ikisinin veya listeye eklenebilecek benzer çizgide diğer çizgi roman serilerinin, örneğin Walt Disney'le aynı kefeye konulamayacağının hiç mi önemi yok mesela? Bu iki çizgi romanda rastlanabilen Amerikan propagandasının savaş sonrası İtalyası'nın siyasi atmosferiyle doğrudan ilişkili olduğunu, İtalyan çizgi romanının 60'lı yılların sonundan başlayarak gireceği farklı rotada üretiminin bu ilkel dönemin ürünlerinden köklü bir şekilde neden farklılaştığını anlamamız da mümkün değil o zaman. Aynı akımın 90'larda ürettiklerini yorumlamak da...

İyi kitap, kötü kitap
Ne önemi var diye sorulabilir elbette. Tüm hayatı boyunca on beş yaşında kalmaya mahkum bir salak ergenin, vahşi kızılderililere ders vermesi, dört bir yandan bizi kuşatmış Amerikan emperyalizminin, periyodik çıkmak zorunluluğuyla ne kadar çizilebilecekse o kadar çizilmiş karelere nasıl sindiğini anlamamıza yetiyor nasıl olsa... Çocuklarımızın kafalarını zehirleyen kötü kitaplar bunlar; Teksas kötü, Tommiks kötü, çizgi roman kötü...

Ne yapmalıyız o zaman? İyi kitaplar okumalıyız. Sen, ben, biz, onlar, çocuklarımız, çocukları, ezcümle hepimiz kötü kitaplardan uzak durup, iyi kitaplar okumalıyız. Evet, okumalıyız...

Okuduk mu? 1970 ve 80'lerde çok satan çizgi roman dergileri, kötü dergiler Türkiye'de artık yayınlanmamaya başladıktan sonra çocuklar, gençler, yetişkinler iyi kitaplar ve iyi dergiler mi okumaya başladı? Hepimiz biliyoruz, yine okumadılar.

Ama yine hepimiz biliyoruz ki, çizgi romanların yayını sürseydi de okumayacaklardı. Çizgi romanların böyle olumlu bir etkisi de olmayacaktı.

O zaman tekrar sorulabilir: Ne önemi var çizgi romanı anlamaya çalışmanın? İlgilenecek o kadar önemli konu, okunacak o kadar iyi kitap varken, bir de çizgi roman üzerine kafa patlatmanın manası var mı?

Kahramanlar sahnede
Çizgi roman kahramanlarının dahi, kendileri hakkındaki bu "hayati" soruna dair yorumları farklı olurdu muhtemelen. Mesela Teks bu problem üzerinde kafa patlatacağına, sizin kafanızı patlatırdı. Çünkü Teks'in yumruk atmadan önce konuştuğu daha hiç görülmedi. Teksas-Tommiks tayfasının veya Zagor ve kankasının yüzünüze konuyu hiç anlamadıklarını ele veren boş gözlerle bakacağı da kesin gibi. Manhattan semalarında uçup, dünyayı kurtarmakla meşgul maskeli süper Amerikan zibidilerini de boşverin. Onlarla aynı dili konuşmuyoruz zaten. Hem bugünlerde ABD'li çizgi roman kahramanları, Iraklıları X-ışınlarıyla kızartmakla o kadar meşguller ki, bizimle ilgilenmeye vakit bulamazlar. Ayrıca, Araplara, siyahlara veya o an hedef tahtalarında kim varsa onlara karşı tavırları düşünüldüğünde ilgilenmemelerinin sağlığımız açısından daha hayırlı olacağı bu kadar barizken, bu konuda ısrar etmenin bir anlamı da yok.

Ama '90'ların umut vadeden karakteri Dylan Dog bir şeyler söyleyecektir mutlaka. Size aynalardan, farklı boyut ve zamansallıklardan, umutsuz aşklardan, sonsuzluktan, korkudan, yalnızlıktan, döngülerden, tekrarlardan, pastişlerden, üst anlatılardan söz edecektir. Hatta uzun uzun anlatacaktır. Ama yakaladığınız insani mesajlar, bu karmakarışık tabloda yitip gidecektir. Ne dediği, nasıl söylediğinin altında ezilecek, hatta bazen nasıl söyleyeceğiyle uğraşırken, hiçbir şey söylememeyi de başaracaktır. Dylan, 90'larda Londra'da yaşamaktadır...

Ancak olur da, Ken Parker'a rastlarsanız cevabını dikkatle dinlemeniz gerekebilir. Bir "kovboy"dan duymaya alışık olmadığınız laflar işitebilirsiniz. Zaten bir süre sonra, karşınızdakinin gerçekten 19. yüzyılda yaşamış bir Amerikalı olduğundan şüphelenmeye başlayacak ve sohbet biraz daha derinleştiğinde teşhisinizi koyacaksınız:

Evet, Avrupalı bir aydınla konuşuyorsunuz. Hem de 20. yüzyılın Avrupalı aydınıyla...19. yüzyıl Amerikası yanıltmasın

Ken Parker'ın yaratıcıları, yazar Berardi ve çizer Milazzo, neden dertlerini anlatmak için zaman olarak 19. yüzyılı, mekan olarak ise Amerika kıtasını seçtiler, bu sorunun net bir yanıtı yok. Berardi ve Milazzo, İtalya'da dönemin çizgi roman endüstrisinin hakim eğilimlerine en azından bu bağlamda uymaya çalışmıştır belki veya sorunun yanıtı çok daha basit de olabilir; canları öyle istemiştir...

1968'in hatıralarını akıl ve kalplerinde hâlâ canlı tutan iki sanatçının yarattığı Ken Parker periyodik olarak yayınlandığı yedi yıl boyunca ve daha sonrasında da hep yaratıcılarıyla birlikte anılan ender çizgi roman kahramanlarından biri oldu. Hatta Türkiye'de bile "Alaska" ismiyle ilk yayınlandığı sırada, kapağında yazarı ve çizeri yazan tek kahramandı. Ama bu durumun yalnızca Türkiye'ye özgü olduğu düşünülmemeli. Çizgi roman dünyasında yaratıcılarıyla bu kadar özdeşleşmiş pek az kahraman vardır; çoğu karakterin bir baş yazar ve çizeri olsa da dergilerde değişik öykücü ve çizer isimlerine sıklıkla rastlanır. Karakterin veya kahramanın temel özelliklerinin baş yazar tarafından yazılması, tipin bir çizer tarafından yaratılması, işin bir süre sonra, periyodik yayıncılığın da gereği olarak, bir ekip tarafından götürülen fabrikasyon bir üretime dönüşmesi "piyasa" şartlarında kaçınılmazdır.

Ken Parker çizgi kahramanların dünyasında, periyodik yayınlar arasında, bu özelliğiyle de önemli istisnalardan bir tanesidir. Berardi hiç ara vermeden yazmış, tüm kapakları resimleyen Milazzo çok az öyküde, o da çok iyi çizerlerden olmak koşuluyla, yardım almıştır. Ama yaratıcıların üzerinde oluşan bu ağır zaman baskısı bir süre sonra kendisini gösterecektir.

Berardi 1984 yılında periyodik olarak çıkan son Ken Parker sayısında yazdığı açık mektupta öncelikle bu zaman baskısından şikayet ederek, bu şekilde devam ederlerse aynı kaliteyi tutturamayacaklarını itiraf eder ve dizinin bundan sonra belirli bir periyoda bağlı kalınmaksızın serbest olarak yayınlanacağını duyurur. Ancak tahmin edileceği gibi bu mektup aslında Ken Parker'ın veda mektubu ve zaman bu açık mektubun yazılmasının nedenlerinden yalnızca birisi ve belki de önemsiz olanıdır.

Berardi bir aydın hastalığına yakalanmıştır; fena halde yorgunluktan muzdariptir. Aralıklarla yayınlanan birkaç Ken Parker macerasından sonra her iki sanatçı da başka projelerde çalışmaya başlayacaktır.

Avrupalı aydın kaybetmeye mahkum mu?
Uzun tüfekli Avrupalı aydının macerası artık sona ermiştir. İlginç olan Parker'ın vedasının Avrupalı aydının başka vedalarıyla çakışmasıdır. 1980'lerin sonlarına gelindiğinde Avrupalı aydının gelecek on belki de yirmi yıl için yolu az çok belli olmuştur artık. Ken Parker, o yolda yürüyemeyecek bir adamdır. Bu şartlarda devam etmesindense veda etmesi, Berardi ve Milazzo'nun Parker hakkında verdiği bir diğer isabetli karardır.

Avrupalı aydınların süngüsünün düştüğünün kesinleştiği yıllarda, Ken Parker'ın tetiğe asılmayı sürdürmesi olacak iş değildir.

Hem zaten, Parker'ın tek atımlık da olsa bir tüfek taşıyor olması yeterince şaşırtıcıdır. Ken Parker o tüfeğiyle insan bile öldürmektedir. Bu noktada, Ken Parker'ın Avrupalı aydının doğrudan, bire bir karşılığı olarak yaratılmadığı, idealize edildiği ve idealize edilirken de Avrupalı aydının kendisinde görmek istediği özelliklerle donatıldığı anlaşılmaktadır.

Parker'ın kişiliğinde Avrupa aydınının zaafları kadar, özlemleri de mevcuttur. Ken Parker, kaçınılmaz olarak Avrupalı ufukların çizdiği sınırların içerisinde hayallerin vücut bulmuş şeklidir; O, aşkları, cesareti, yumrukları ve mermileriyle hep olunmak istenendir. Ama o hayaller eski bir '68'linin hayalleri, giderilmek istenen o eksiklikler, kazandığını zannederken kaybetmiş bir kuşağın eksiklikleridir. Ken Parker'ı da, hiç ulaşılamayacak olmalarıyla övünülen hedefler sakatlamıştır.

Ken Parker, hayallerin ve özlemlerin de malulen emekli olabileceğinin belgesidir.

O Avrupalı aydının en cesur, en kararlı, en aşık, en inatçı, en çalışkan, en üretken, en devrimci anı ve halidir. Ama o bile hayat karşısında zaman zaman çaresizdir.

O, iktidarını konsolide etmeye çalışan ABD burjuvazisinin Washington'da katlettiği kızılderili senatörün katilinin izini sürecek kadar cesur, tüm dostlarını bir komploda kaybettikten sonra bile kızılderililere olan inancını kaybetmeyecek kadar kararlı, bir fahişeye veya Meksika'da devrimci bir grubun üyesi sandığı "Carmen" kod adlı güzele gönlünü kaptıracak kadar aşık, buzlar ülkesinde bembeyaz bir çaresizliğin ortasında dahi hedefinden vazgeçmeyecek kadar inatçı, eskimoların arasında onların üretim ilişkilerine dahil olduğunda o alçakgönüllü halk kadar çalışkan, kızılderililer arasında geçirdiği uzun zaman boyunca doğada bir beyazdan beklenmeyecek kadar üretken, katıldığı bir işçi direnişinde grevcilere saldıran polisi gözünü kırpmadan vuracak kadar devrimcidir.

Ama insanları değiştirmek konusunda pek iddialı değildir. Büyük hayal kırıklıklarının sebebi de çoğu zaman bu isteksizliktir işte. Sırt çevirdiği düzene karşı inat ve cesaretle ideallerinin peşinde koşmaya çalışan Ken Parker, o hayallerin yaşama geçmeyeceğini biliyordur aslında. Hem de "Dünya kurulduğundan beri zenginler ve fakirler hep varolmuştur." diyen denizciye "Yine de bu, günün birinde bazı şeylerin değişmeyeceği anlamına gelmez." şeklinde yanıt vermesine rağmen...

Günün birinde bazı şeyler değişecek, o güne kadar hep varolan zengin ve fakir ayrımı artık olmayacaktır ama Parker buna inanırken dahi, hem de tüm idealize edilmiş özelliklerine rağmen, hayata ve tarihe karşı çaresiz durmaktadır.

Yaratıcılarının takdir edilmesi gereken yetenekleri yüzünden olsa gerek, bu çaresizlik Ken Parker'a yakışmaktadır da üstelik. Hatta okuyucu bir süre sonra, karaktere gerçeklik hissini verenin de tarihe karşı sergilediği bu çaresiz duruş olduğunu sanmaktadır. Çünkü Ken de, hepimiz gibi, son anda kaybetmeye mahkum birisidir.

Ama gerçekten öyle miyiz? Hakikaten kaybetmeye mahkum muyuz? Ken Parker'ın ve dolayısıyla uzun tüfekli Avrupalı aydının sormayı beceremediği asıl soru bu galiba...

Berardi ve Milazzo'nun, Ken Parker'ı '80'lerin sonlarında ortaya çıkan virajdan sakınmaları da bu bağlamda sorgulanmalı. O virajı dönemeyeceklerini bilenlerin Ken Parker'ı bizlere emanet etmeleri ne kadar isabetliyse, en baştan o virajı dönemeyeceğini kabullenmek de en az o kadar talihsiz ve hatta o isabetli karara yol veren bir anlayış değil mi?

Sevinelim mi, üzülelim mi bilemiyorum... Ama düzenle barışan, umutsuzca ve çaresizce de olsa beslediği hayallerden vazgeçmiş bir Ken Parker'ı hiçbirimizin görmek istemeyeceğini çok iyi bilsem de, ilk tercihimizin uzun tüfeğiyle bugün de insanlık dersleri vermeye devam etmesi olduğuna da eminim. Denemekten değil, mücadele etmekten söz ediyorum...

Ama '90'larda Julia'yı yaratırken suçu toplumsal boyutundan soyutlayıp fazlasıyla kişisel deneyimlere dayandıran Berardi bunu beceremezdi galiba. Hem unutmayalım, virajı dönemeyeceğini hisseden ve anlaşılan o ki, sonrasında da dönemeyen Ken Parker değil, Berardi ve Milazzo'ydu.

Ken Parker da, tüm hayalleri ve zaaflarıyla Avrupalı aydın da orada bırakılan yerde duruyorlar. Bizlere emanetler, bizi bekliyorlar...

Bu arada, ne önemi vardı çizgi romanı anlamaya çalışmanın? Bunca lafın arasında soruyu yanıtlamayı unuttuk mu yoksa?..


Egemen Aslan
Sol Dergisi Sayı: 197 - Mart 2003

Hak-hukuk Meselesi...

Aşağıda iki ayrı başlık altında gördüğünüz konuyla ilgili olarak dün gece birkaç arkadaş beni telefonla aradılar. İki ayrı arkadaşım, Ali Işıngör’ün söz konusu yazıyı Serüven dergisinde yayınladığımızı sanarak buna itiraz ettiğini söylediler. Ben de bize gönderdiği mektupta “sitenizde” ibaresine yer verdiğini, Focus dergisini de konuya dahil ederek yazdığını söyledim. Bize gönderdiği mektubu hem blog sayfamızda hem de koloni’de herkes tarafından görülmesi için yayınlayacağımızı ekledim. Ali Işıngör’ün kendine ait blog sayfasında konuyla ilgili yazılar yazdığını da öğrenmiştim ama bu sabah okuyabildim. İlk gördüğüm bize gönderilen mektubuyla blog sayfasında yazdıkları arasındaki üslup farklılığıydı. Dün yazdığım yazının sonunda belirttiğim görüşlerimi yineleyip konu ile ilgili birkaç not düşeceğim.

+ Söz konusu yazıyı sitemizden siliyorum. Ancak Ali Işıngör’ün mahkeme hakkı saklıdır. Öte yandan yazıyı sitede göründüğü biçimde çıktı olarak aldığımı, mahkemede yazılı ve sözlü olarak vereceğim ifademe bu çıktıyı ekleyeceğime de söz veriyorum. Ali Işıngör’ün mahkemede site sorumlusuna ulaşabilmesi için açık adresim dünkü yazımda belirttiğim gibidir, akla gelebilecek her türlü bilgiyi de istediği takdirde iletebilirim.

Tekrar belirtmekte fayda görüyorum. Yazıyı mahkeme endişesiyle silmiyorum, Ali Işıngör’ün bu alemde oluşturmaya çalıştığımız paylaşıma katılmadığını gördüğüm için siteden siliyorum. Hayata farklı yerlerden bakıyoruz.

+ Ali Işıngör’ün sitesinde Serüven için sarfettiği küçük düşürücü ve aşağılayıcı sözleri görmemeyi tercih ederek kendisini anlamaya çalıştım. Bütün yazılanlara rağmen şikayet konusu olan web adresinin verilmemesini de ilginç buluyorum.

Son yazdıklarında şöyle bir şey bölüm var:
Açıkçası sizin neye itiraz ettiğinizi henüz anlayabilmiş de değilim. Benim itiraz noktam, başkalarının yazımı kullanmasına değil, bunun kaynak belirtmeksizin ya da ticari kullanımlarda izin almaksızın yapılmasına yönelik...”

Eğer bu yazılanları nirengi noktası alırsak, niye bu kadar tartışılıyor acaba? Çünkü bu yazılanlar hak-hukuk demiyor, ahlaki bir duruş sergiliyor. Dün akşam bana telefon açan arkadaşlar Ali Işıngör’ün söz konusu yazıyı Serüven dergisinde yayınladığımızı sandığını söylemişlerdi. Söz konusu yazıyı dergide değil hiçbir ticari getirisi olmayan sitemizde kullanmışız, yukarıdaki gibi açıklamalar yapan birisi bunu gözden kaçırmış olabilir mi?. Bize gönderdiği maile, Focus dergisini de işin içine katarak yazdıklarına tekrar baktım. Bana Ali Işıngör’ün Focus’un yazı işleri müdürü olduğu söylendi, yeni ayrıldı dendi. Derginin iddialı copyright hükümlerine bakarak aklıma geldi: söz konusu yazı Focus’un mu Ali Işıngör’ün mü onu da bilmek gerekiyor. Son yazdıklarında Focus çalışanlarının emeği için bunu yaptığını da söylemiş.

Arkadaşlarımın telkinlerine rağmen yapamadım, Ali Işıngör’ün sitesinde yazılanları karmaşık bulduğum için bize gönderdiği mektubu temel almak zorunda hissediyorum kendimi.

+ Birşeyler denmiş benim için. Yayıncı olmadığım malum da neyi bilip bilmediğimle ilgili yorum yapmak istemiyorum. Benim için bir hak-hukuk meselesi değil bu. Eğer hak-hukuk meselesi olacaksa da söyleyeceğimi söyledim. Herkese kolaylıklar dilerim.

Levent Cantek

Salı, Şubat 21, 2006

Ynt: Sitenizde izinsiz yayınladığınız yazıma dair...

Sayın Işıngör,
Aşağıdaki mektubunuzu koloni e-mail grubunda ve www.seruven.org/blog sayfamızda yayınlayacağız ve söz konusu yazınızı bir tam gün bekledikten sonra sileceğiz.


Çizgi romanla ile ilgili her türlü yazıyı arşivlemek ve bu konuda çalışma yapmak isteyen insanlara faydalı olmak amacıyla söz konusu yazı vakt-i zamanında sitemize aktarılmış. Bu bölümde yer alan yazıların tamamı kaynak gösterilerek "iktibas" edilmektedir. Söz konusu iktibasta yazının yazarı, yayın yeri ve yayın tarihi belirtilmiştir. İlgili derginin kapağı resim olarak kullanılmıştır. Söz konusu yazının yer aldığı bölüm Medya Takibi adını taşımakta olup dergi ve gazetelerde çizgi roman ile ilgili yazıları biraraya getiren bir arşiv niteliğindedir.

www.seruven.org sitesi Serüven dergisinde daha önce yer alan yazı ve röportajlar dışında özgün haber ve yorumlara yer vermektedir. Yine ayrıca Medya Takibi adlı bölümde gazete ve dergilerde çizgi roman ile ilgili olarak çıkan yazılar iktibas edilmektedir. Bu iktibasların hiçbiri, özgün haber ve yorumların ise büyük çoğunluğu dergide yer almamaktadır. Bir başka deyişle sitemiz dergiden farklı bir içeriğe sahiptir.

Sitemizin herhangi bir ticari amacı olmadığı, herhangi bir ticari oluşuma bağlı olarak yayın yapmadığı aşikârdır. Sitemizde ve siteye temel oluşturan Serüven dergisinde yazan/çizen herhangi bir yazar/çizer telif karşılığı yazıp çizmemektedir. Gösterilen emeğin ve özverinin amacı sadece ve sadece paylaşımdır. Yine bu nedenlerle sitede yer alan her türlü materyal paylaşıma açıktır.

Focus dergisinin künyesinde yazdığını iddia ettiğiniz "kaynak gösterilse dahi alıntı yapılamaz" ibaresi 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun ilgili maddeleri gereği mümkün değildir. Eğer böyle olsaydı değil akademik çalışma herhangi bir konu hakkında yazı yazmak mümkün olmazdı.

Söz konusu yazıyı mahkeme endişesiyle değil paylaştığımız iyi niyeti taşımadığınız için çıkarıyorum.

Bu yazıyı yine e-mail grubumuz ve blog sayfamızda yayınlayacağım. Böylelikle söz konusu yazıyı yukarıdaki gerekçelerle "sildiğimi" yazarak beyan ettiğimi hatırlatırım. Gerektiği takdirde bu beyanımı tekrarlayacağıma da söz veriyorum. Söz konusu yazının yer aldığı sayfanın bir çıktısını alarak saklıyorum.

Sizden özür dilememizi gerektirecek herhangi bir neden göremiyorum. Politik olarak hayata farklı noktalardan bakıyoruz.

Site sorumlusu olarak aşağıya adres bilgilerimi yazıyorum. Kolaylıklar dilerim.

Levent Cantek
Gazi Üniversitesi
İletişim Fakültesi
Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Dr.
8.Cadde 81.Sokak Emek Ankara
Tel 0312 212 64 95 -260

Sitenizde izinsiz yayınladığınız yazıma dair...

Sayın İlgili;
Sitenizde bana ait yazıyı http://www.seruven.org/medya.php?id=47 adresi üzerinden izinsiz bir şekilde yayınladığınızı gördüm. Bunun için kimden izin aldınız? Focus dergisinin künyesinde açık bir şekilde "kaynak gösterilse dahi alıntı yapılamaz" yazıyor. Yok, eğer bu yazıyı benim kişisel blog sitemden alıntıladıysanız -ki yayın tarihi ve yazının dergide kullanılan halinin aynen taranarak siteye konmuş olması, bunun böyle olmadığını söylüyor- Creative Commons şartlarına uygun bir şekilde bunun kaynağını belirtmeniz gerekiyordu...
Sitenizde açık bir özür metnini yayınlamadığınız takdirde, 212 No'lu Basın Yasası ve 5846 No'lu Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun bana tanıdığı haklar çerçevesinde size üzülerek dava açmak zorunda kalacağımı bildiririm.
Saygılarımla
Ali Işıngör

karikatürler üzerine..

The Nation dergisi, Amerikan çizgi romanının iki farklı ismiyle, Art Spiegelman ve Joe Sacco'yla Danimarka'da yayınlanan karikatürler üzerine kısa bir röportaj yapmış. İki farklı bakış açısından farklı düşüncelerin dile getirildiği bu röportaja aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:

Only Pictures?, The Nation

Holy Terror, Batman! 'den kareler...

Frank Miller'ın piyasaya ne zaman çıkacağı şimdilik belli olmayan yeni çizgi romanından kareler gösterdiği bir röportaj net'e düştü.

Frank Miller röportajda yapmak istediğinin 1940'lı yıllarda DC'nin ürettiklerine benzer bir propaganda çizgi romanı olduğunun altını bir kez daha çizmiş. Batman'in El Kaide'yle savaşmasını bekleye duralım eski örnekleri incelemede de fayda var.

Röportaj (streaming video)
Propaganda çizgi romanlarından örnekler

Pazartesi, Şubat 20, 2006

İgnacio Noe

Sevdiğim bir çizer İgnacio Noe. Yakın zamanlarda bilmediğim bir çalışmasıyla karşılaştım. Bilemiyorum nasıl olmuş, Arjantinli Noe, Türkiye’de Miço Çocuk dergisi için özel olarak illüstrasyon yapmış. Kim vesile olmuş, ne yapmış/etmiş doğrusu bilmiyorum. Eldeki tek veri yanda gördüğünüz kare. Muhtemelen bir öykü ya da yazı için çizilmiş bu illüstrasyon. Olur ya, bu dergiyi izleyen vardır, bu çizgileri hatırlar, yazarsa, bana bir ipucu verirse kendi adıma ilginç bulduğum bu ayrıntıyı araştıracağım.

Pazar, Şubat 19, 2006

Levent Cantek Röportajı


Hayal Saati Çizgi Roman Sitesi'nde, Serüven Dergisi'nin yayın yönetmeni Levent Cantek'le yapılmış bir röportaj bulunuyor. Cantek, bu röportajda, dergiyle ilgili son gelişmelerin yanı sıra çizgi roman hakkında yazı yazmaya ve Türk çizgi romanına ilişkin yorumlarını da dile getiriyor.

Levent Cantek röportajı ve daha fazlası www.hayalsaati.com adresinde.

konteyner

Büyülü Rüzgar’ın son çıkan sayısı “kopya” adlı hikâyesini yeni okudum. Sicomoro bence gerçekten iyi bir çizer ama Poe yorumu sanıyorum beğenilmemiştir. Poe’yu İlban Ertem’in Küçük Adam’ına benzetmiş desek yeridir. karikatürü olmuş, sadece kısa boylu değil fiziksel olarak çok küçük çizmiş…

Herneyse benim ilgimi çeken başka bir şey oldu. Kitabın 31.sayfasında meteorun açılmasıyla ilgili olarak “mavi küre bir konteynır gibi [açıldı]” deniyor. Bu konteynır sözcüğü birkaç kez daha tekrarlanıyor.

Konteynırı [konteyNER olmalı] ilk söyleyen bir bilim adamı ama sonradan aynı sözcüğü dizinin bu türden donanımı olmayan kahramanı ned bir efsaneyi anlatırken kullanıyor. Bu sözcük 1870’lerde gündelik dile bu denli sirayet etmiş olabilir mi? sanmıyorum…

İlgisiz gibi durabilir, benim hemen aklıma Steinbeck’in Cennetin Doğusu romanı geldi. Orada trenlerde kullanılmak üzere yiyeceklerin bozulmasını önlemek için soğuk hava konteyneri tasarlarlar, ilk denemelerdir bunlar, sonra başarısız olurlar vs…Dönem geçen yüzyılın ilk çeyreğidir. evde romanı aradım bulamadım, muhtemelen 1910’lar olmalı…

Nedir bu konteyner?

Konteyner, Türkçeye İngilizceden geçme bir sözcük (Ali Püsküllüoğlu'nun yabancı sözcükler sözlüğüne baktım) . Özellikle çabuk bozulabilecek yiyecekleri korumak için çelikten yapılmış, kilitlenip mühürlenebilen büyük kaplara verilen bir isim, uzun yolculuklarda kullanılıyor. TDK sözlüğünde “çeşitli eşyaları taşımak için uluslararası standartlara göre yapılmış büyük sandık” denmiş. Kimi zaman mavna (gemilere ve yakın kıyılara yük taşıyan, güvertesiz büyük tekne) anlamında da kullanılıyor. Çünkü konteyner taşıyıcı anlamında da geçiyor gündelik dilde. Deprem konteyneri de var: “doğal afet zamanlarında kullanılmak üzere gereksinim duyulabilecek çadır, battaniye, ilk yardım ve kurtarma malzemelerini barındıran, yerleşim merkezlerinde belirli noktalara konulan özel büyük dolap”. Redhouse’da container (sandık, şişe, varil) büyük sandık veya mavna; contain ise içermek, kapsamak anlamında.

büyülü Rüzgara geri döneyim. 40.sayfada yaradılış ile ilgili kızılderili efsanesini anlatan Ned, birer konteynır olan üç göktaşından söz ediyor (göktaşı için aynı sayfada meteor da diyor ya neyse)

Orijinalinde ne denmiş bilemiyorum…ama birebir aktarıldığı açık…

Oysa anlamı izleyerek “birer taşıyıcı [konteynır] olan üç göktaşı” veya bir başkasında “mavi küre bir sandık [konteynır] gibi açıldı” dense hiç göze batmayacaktı, ben de bu kadar didiklemeyecektim. Buradaki sorun senarist Manfredi’nin diyaloglarına seçtiği sözcüklerle ilgili gözüküyor…Bırakın konteyneri Büyülü Rüzgar’ın meteor demesi bile tırmalıyor insanın aklını…

Herneyse…

Cumartesi, Şubat 18, 2006

Letteri...

Letteri bu aybaşında ölmüş, geç haberim oldu. Orhan’a (Berent) başsağlığı dilemek gerekiyor. Hatırlayanlar olacaktır; Orhan, Letteri’yi o kadar seviyordu ki onun adına bir web sayfası bile yapmıştı.

Bense yalan yok, Letteri’yi hiç sevmedim, bir Western çizerinde olması gereken pitoresk özellikler onda yoktur, muhabbetsiz gelir çizgileri bana. Kişisel olarak, gördüğüm en ifadesiz ve soğuk Alex Raymond izleyicisi Letteri’dir. Bazen çiniyi o kadar hızlı o kadar savruk atar ki fırçayı tarama ucunu temizlemeden çizdiğini fark edersiniz, çizgi çininin tortusuyla kalınlaşır, sağa sola “akar” yamuklaşır vs…

Letteri başka zamanların çizeri elbette. Avrupa’nın en çok sayfa çizmiş birkaç çizerinden biri muhtemelen. Orhan’ın sitesine yeniden baktım, bana gönderme yapıp “Milazzo’yu, Hugo Pratt’ı herkes sever. Mühim olan Letteri’yi sevmektir” demiş. Aşk meselesi olunca bu tür romantik anlamlandırmalara bayılırım. Gönül kimi severse güzel odur derler ya... Özellikle bu tür tercihlerde nasıl sevdiğimizi o anı yaşarken çözemeyiz, derinlerden gelir cevabı; çoğunlukla akıl baliğ olduktan sonra yapılan bir tercih değildir bu. Çenemiz, mantığımız sonradan açıldığı için konuşuruz, anlatırız, gerekçeli kararı iliştiririz…Selamlar

Cuma, Şubat 17, 2006

Rüyalarınız Özenle ve İtinayla Çizilir


Slow Wave çizgili rüyalar müzesi gibi. Jesse Reklaw uzun süredir bambaşka memleketlerde uykuya dalan dünyalıların rüyalarını çiziyor ve ortaya birbirinden oldukça farklı onlarca ilginç çalışma çıkıyor...

Akla ister istemez Gündüz Vassaf'ın rüya toplayıcılarını anlatan komplo öyküleri geliyor. Yine de ilgilenenlere Reklaw'un gönderilen her rüyayı çizmediğini hatırlatalım...

Rüyalar

The Cyberpunk Educator

The Cyberpunk Educator 1980'li yılların cyberpunk filmleri üzerine politik, kültürel ve edebi analizlerin yapıldığı bir belgesel.

Her ne kadar bence cyberpunk akımına dahil olmasalar da Mad Max, Aliens gibi bilim kurgu filmlerinden de anlatımda yararlanılmış. Belgesel için 80'li yıllara ait elektronik müzik ağırlıklı olmakla beraber punk'tan gansta-rap'a kadar geniş bir yelpazeden oluşan bir soundtrack tercih edilmiş. Belgeseli de televizyon, reklam ve eski bilgisayar oyunlarından oluşan görüntülerin ara ara kullanıldığı EVE.2.0 adlı bir bot'un anlatımı eşliğinde izliyorsunuz.

Bu belgeselin hoş bir özelliği de cyberpunk'ın ruhuna uygun olarak belgeseli resmi internet sitesinden bedava olarak indirilebilmeniz. Yine aynı sitede filmin İngilizce alt yazısı da mevcut.

Link

Günü Kurtaran Sigorta


Belleville'de Randevu ne müthiş bir animasyondu!.. Yönetmeni Sylvain Chomet ne yapar, ne eder diye merak eden var mı? Illusionist adında bir uzun metraj üzerinde çalışıyormuş kendisi. Arada ise yanda bir karesini gördüğümüz bir reklam filmi çekmiş. Dünyanın en pahalı sigorta şirketlerinden biri için çekilen film Yarın korkusuyla yaşanan Bugün'lü kasabalıları anlatıyor. Sigorta canavarı bana biraz Miyazaki taarımlarını anımsattı. Chomet sıradan bir konseptten hoş bir animasyon çıkarmış.

Video için link

Soto Angeles


Los Angeles'lı animasyon grubu Three Legged Legs, Los Angeles Lets Be Friends adında kısa bir animasyon hazırlamış. Filmde şehirden alınan canlı görüntüler de animasyonun bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Keyifli tanıtım filminin en önemli özelliği ise, illüstrasyon dünyasının renkli dahilerinden Jeff Soto'nun tasarımlarını örnek alması...

Video için link

Michel Gondry ve Daniel Clowes biraraya geliyor...

Daniel Clowes kendi çizgi romanlarından uyarlanan filmler sayesinde beyazperdeye adım atmıştı. Son olarak Terry Zwigoff'ın yönetmen koltuğunda olduğu Art School Confidential Sundance'de görücüye çıktı. Daniel Clowes ile ilgili en yeni haber ise Clowes'un beyazperde macerasının devam ettiği yönünde. Clowes, bu sefer kendi eserlerinin dışına çıkıp Michel Gondry için Rudy V. B. Rucker'ın Master Of Space and Time adlı romanını senaryolaştıracak. Türkiye'de dev perdede izleme şansını bulamadığımız Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi yine gerçekliğin sorgulandığı bu filmde ise başrolde Jack Black olacak.

Bakalım Gondry ve Clowes ortaklığı nasıl bir film ortaya çıkaracak.

bir babanın oğlu, tipitip

geçenlerde tipitip ile ilgili bir haber gördüm. tipitip dediğimde aynı adlı çikletten çıkan bir çizgi kahraman. bülent arabacıoğlu’nun çizdiği hafif sakar, hazırcevap biri. uzun burnu, yuvarlak gözlükleri filan sezgin burak ile kemal biselman’ın hüdaverdi tiplemesini andırır. geçen yıl, 30 yaşını devirdiği haber olmuştu. bu kez bir magazin dergisinde-ve hatta sosyete haberlerinde tipitip ile ilgili bir ayrıntı okudum. tipitip sakızı kent gıda’nın bir ürünü. habere göre vakti zamanında patronun küçük oğlu özcan tahincioğlu tipitip’e ilham olmuş, sonradan estetik yaptırarak o burnundan kurtulmuş ve saire... işte yanda fotoğrafını görüyorsunuz, bence benziyor da.

türkiye’de pekos bill’in ellili yıllardaki yayının tek nedeni yayıncı alaeddin kıral’ın oğlunun bu çizgi romana bayılıyor olmasıymış. yani adam sırf çocuğu sevdiği için bu dergiyi çıkartmış yıllarca (çocuk büyüyüp de bunları okumaz olunca çizgi roman yayıncılığını da bırakmış belki de).. bir dönem sabah’ın sahibi dinç bilgin’in oğlunun comics tutkunu olduğu söylenirdi, dedikodu olabilir ama söylenirdi. hatta bir dönem comics yayıncılığına girmelerinin nedeni olarak bu oğul tutkusu gösterilmişti. tipitipin ilhamını görünce aklıma geldi.

yıllar önce bir siyaset meydanı programında sabancı’nın konuşmasına daha fazla yer verilmesine kızarak ümit (kıvanç), mealen “bizim ne söyleyeceğimiz neden daha az önemsiz, sabancı eğer isterse bir tv kanalı kurar ve söylemek istediği ne varsa hepsini söyler” demişti. neyse mesele uzun, çenem de açılırsa daha da uzar..

not: 8-9 yaşlarımda yaz aylarında epey tipitip ve bibip sakızı sattım sokakta... ben de yapayım bir nostalji dedim işte canım..

Perşembe, Şubat 16, 2006

Holy Terror, Batman!

Frank Miller, WonderCon 2006'da yeni Batman projesi Holy Terror, Batman! hakkında konuştu. Frank Miller'ın hem yazıp hem de çizdiği çizgi romanda Batman, gerçek bir kötünün, Usame bin Ladin'in peşine düşecek. Gönlünden geçenin bir propaganda çizgi romanı yapmak olduğunu açıkça belirten Frank Miller, 2. Dünya ve Vietnam Savaşlarına katılan Kaptan Amerika ve Superman'e vurgu yaparak sözlerini "Yunanlılar'ın tanrıları vardı, bizlerin ise süper kahramanlarımız var" diyerek bitirmiş.

Link 1
Link 2

Salı, Şubat 14, 2006

ceketi ve kravatını giymeden tarkan’ı çizmezdi

7-13 şubat tarihleri arasında çıkan yeni aktüel dergisinde tarkan’ın amerika’da dvd olarak piyasaya sürülmesiyle ilgili bir haber çıktı. daha doğrusu burak ailesinin yeni bir dava haberi denebilir buna. birkaç yıldır age of empire oyunu üreticilerine, gladyatör filmi yapımcılarına karşı açılan dava haberleri yayınlanıyor. doğrusu bu davalar nasıl sonuçlanıyor veya dava açılmasına izin veriliyor mu merak ediyorum. bu haberde de iki ilginç ayrıntı vardı. ilki tarkan, tatar kanı demekmiş (!), daha önce bu ismin sezgin burak tarafından üretildiği/yaratıldığı iddia edilmiş, şarkıcı tarkan’ın bile telif ödemesi gerektiği şaka olarak söylenmişti aile tarafından. age of empire oyununda kullanılan tarkan ismi için de dava açılacaktı filan. neden böyle iddialarda bulunuyorlar anlayamıyorum. herneyse, asıl ilginç şey ise şu: sanırım ana metinde kullanılmamış, ilginç olduğu için spota çıkartılmış bir alıntı. “mine burak, babası sezgin burak içinişine müthiş saygılıydı, evdeyken bile tıraşını olur, ceketi ve kravatıyla tarkan’ı çizmeye başlardıdiyor”. tarkan’ı anlamak-anlamlandırmak adına ilginç bir ayrıntı bence.

Pazartesi, Şubat 13, 2006

Serüven'in Yeni Kapağı

Mart ayı başında çıkacak olan Yeni Serüven, Çizgi Roman Araştırmaları Dergisinin son sayı kapağını Ozan Küçükusta çizdi. Ozan, 1977 Ankara doğumlu. Eskişehir'de Animasyon okumuş, çizgi roman ve illüstrasyon yapmayı seviyor. Hazırlıkları süren Tam Macera dergisi ekibinden...

Kapaktan bir ayrıntı kullanmayı özellikle tercih ettik..Bu arada Serüven'in bu hafta sonu matbaaya gireceğini de duyuralım..

Pazar, Şubat 12, 2006

Serüven’in İkizleri: Aykut ve Erkut Erdem Röportajı

Serüven ekibinden arkadaşlarımızla yaptığımız röportajları sürdürüyoruz. Bu röportajları hayata nasıl baktığımızı göstermesi açısından önemsediğimizi daha önce yazmıştık. Bu defa Serüven yazarlarından, onlardan söz ederken daha çok Serüven’in ikizleri demeyi tercih ettiğimiz Aykut ve Erkut Erdem kardeşlerle konuştuk. Her ikisi de ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak çalışıyorlar, Doktora çalışmalarını sürdürüyorlar. Aşağıda alıntılar yaptığımız röportajın tamamı www.seruven.org sayfamızda…

Uzunca bir dönem çizgi roman ilgimizin çoğunlukla Türkçe yayınlanan comics’lere (Amerikan çizgi romanlarına) sıkışıp kaldığını rahatlıkla itiraf edebiliriz (…) bilim kurgunun derin ve nitelikli örnekleriyle tanıştıktan sonra bu çizgi romanlar ne yazık ki pek de eskisi kadar çekici gelmiyor insana (…) Çizgi romana bakışımızı değiştiren kitap ise Levent Cantek’in derlediği Çizgili Hayat Kılavuzu oldu (…) Alan Moore diyor ki “çizgi roman daha üzerine bir çizik bile atamadığımız bir biçim” (...) ülkemizdeki hayat koşullarında grafik roman olarak tanımlayabileceğimiz eserlerin verilmesi çok zor (…) çoğunlukla karikatürize çizgiler kullanılıyor ve daha çok günlük konuşma dilinin hakim olduğu uzun diyaloglara yer veriliyor. Bu ortak özellikler biraz da bu dergilerin kapalı ortamından kaynaklanıyor kanımca, yazarlar arası etkileşimler doğal olarak eserlere de yansıyor (…)

Philip K. Dick Elektrikli Koyun Düşler mi?


Bugünkü Radikal gazetesinde yer alan bir habere göre, Hanson Robotics adlı bir şirketin geliştirdiği ve ünlü bilim kurgu yazarı Philip K. Dick'in görünümüne sahip android Phil kayıplara karışmış.

Ridley Scott'ın yönettiği Blade Runner filmine konu alan Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi ? adlı kitabında, firar etmiş olan androidlerin (andyler) peşindeki bir android avcısının hikayesini konu eden Philip K. Dick'in görünümündeki bir androidin yapılmış olması ve bu androidin ortadan kaybolması bir hayli ironik bir durum. Haberde Phil'in Philip K. Dick romanlarından alıntılar yapmayı sevdiği yazıyor. Dileriz her neredeyse düşlerinden de elektrikli koyunlar eksik olmuyordur.

Haberin linki:

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178412

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (33-Son)

Sabah soğuğunda yoksullar ve dertliler yine erkenden düşmüştü yollara. Ambrose Bierce, Hakkı Yenmiş Yazarlar Kıraathanesine girdiğinde ne kadar üşümüş olduğunu fark etti. Baybora’nın getirdiği ilk çayı içerken bir başka müşteriye, küçük bir çocukla oynayan yaşlı adama baktı. Her havaya atılışında neşeli çığlıklar atan çocuğun Levent Cantek’in küçük oğlu olduğunu hatırladı. Arkasından bir ses duydu: “Niye arıyormuş o arkadaşın seni Aziz” diyordu Cantek, elindeki paketleri çay ocağına taşırken. Ambrose Bierce o sabah yaşadıklarının bir kâbus olduğunu umarak yol boyu yürümüştü, nafileydi. “Hepiniz bana oyun oynuyorsunuz” diyerek hıçkırdı. Ocağın içerisinde sabah telaşı içinde olan Cantek “duyamadım, şurayı halledeyim yanına geliyorum” dedi. Bu kez de Ambrose Bierce onu duymamıştı, kendisine gülerek bakan yaşlı adama bakıyordu. Gözyaşlarını silerek öfkeyle seslendi “Tanışıyor muyuz?”.

Yaşlı adamın adı Ezop’tu. Vara yoğa gülen küçük çocuğun elinden tutarak yanına geldi. “Evet” dedi gülümseyerek ekledi: “Üstelik şu dünyada sizin Ambrose Bierce olduğunuzu bilen belki de tek kişiyim”.

Bierce hemen kalktı masadan ve yanından geçerken fısıldadı “Sizi kıyıda bekleyeceğim”.

Bir saat kadar sonra buluştuklarında Bierce kendi kendine defalarca tekrarladığı soruyu sordu: “Kimsiniz?”

Öykülerini cilalayarak yazdığın Ezop” dedi. “Sanırım üzerimden para kazandığın, hakkını yediğin Ezop ta diyebilirim”.

Ambrose Bierce, bıkkınlık ve sinirle kafasını sallamaya başladı. “Benimle oyun oynamayın, Size bu aklı kim verdi bilmiyorum ama Ezop bin yıl önce ölmüş bir adam, elbette ki onun anlattığı mesellerden, fabllardan faydalandım. Yani bir borcum varsa edebi bir borcum var ve bu size değil Ezop’adır”.

“Bırakın bunları… Gerçeğe o kadar inanıyorsunuz ki gerçeğin de bir tahayyül olduğunu unutuyorsunuz… Eğer etrafınıza dikkatle bakarsanız tahayyül edilmiş bir dünyada var olduğumuzu anlarsınız… Siz, ben, Levent Cantek ve Baybora’nın bir araya gelmesi mümkün mü sizce?”

“Neden söz ediyorsunuz?”

“Niçin buradasınız Bierce?”

“Hikâyelerim çalındığı için…”

Hayır, birisi sizi hayal ettiği için buradasınız

“Bu sabah buraya gelirken herşeyin bir rüya, bir kâbus olduğunu düşündüm. Ama değildi! Dün gece birini öldürdüm, hayal olamayacak kadar kanlıydı cesedi

“Hayır genç dostum, siz bir hayalle karşılaştınız, eğer onu gerçekten öldürseydiniz, başınıza bunlar gelir miydi? Herkes neden size bakarken Aziz Tuna’yı görüyor? Siz burada öldürme hakkına sahip değilsiniz”.

Ambrose Bierce diz çöküp ağlamaya başladı: “Eğer biri tarafından hayal edildiysem neden bunlar yaşamaya zorlanıyorum”. Ezop’un sessizliğini görünce devam etti, onun da canını yakmak istiyordu “sadece ben değil siz de tahayyül edildiniz o halde”

“Uyandığımda bir istasyondaydım. Vagondan indiğimde görevliler durdurdular, birisi kaçak yolcu olduğumu ihbar etmiş, evraklara bakılırsa siz yapmışsınız bunu”

“Ben böyle bir şey…”

“Yapmadınız biliyorum… Bir ara kimin yapabileceğini düşündüm. Ama bunun saçma olacağına karar verdim. Gerçeği bulamıyorsam hayal ederim

Ezop denize attığı çakıl taşları bitince Ambrose Bierce’a dönerek “Sanıyorum birisi bizim bu konuşmaları yapacağımızı dahi hayal etti” dedi.

“Bir tarafıyla rahatlatıcı bu” dedi Ambrose Bierce “O cinayeti bir başkası hayal ettiği için işledim ya da… Çok kötü… Bir katil olarak hayal edilmek istemezdim” “Ve yine de kimin hayal ettiğini bilmek isterdim”.

“Kim olduğunu başkaları da düşünüp merak ediyordur mutlaka”. Ezop, Ambrose Bierce’ın omzuna vurarak gelenleri gösterdi: “Cinayete gelince… Şu senin Aziz Tuna değil mi?”.

“Evet o!” dedi Bierce şaşkınlıkla “Siz nerden tanıyorsunuz?”

Ezop iki elini yana doğru açarak gülümsedi. Aziz Tuna, Corto Maltese, Zagor ve Abdullah Ziya Kozanoğlu onlara doğru yürüyordu. Ambrose Bierce neşeyle Aziz’i durdurdu: “Aziz Bey hikâyelerimi istediğin gibi kullanabilirsin, yeter ki bir yerlerde benden bahset” “Ben…ben Ezop’tan söz etmiştim”. Aziz şaşkınlıkla, gülerek başıyla onu onaylayarak yürümeye devam ediyordu: “Hava bugün ne güzel değil mi?” diyebildi.

Zagor uzaklaşır uzaklaşmaz kahkahayı patlattı “Oğlum bu geçen günkü deli değil mi?”. Aziz tedirginlikle geriye bakarak “Evet… Ne çilem varmış. Yok ben değilim demiştim, yine de buldu”. “Ne hikâyesinden söz ediyor bu” diye sordu Abdullah Ziya. “Bir bilsem. Zaten kafam kazan gibi, kurşun yemiş gibiyim”. Zagor, neşesini sürdürerek “gizlice hikâyeler yazıyor, ekmeğini elinden alacak Ziya Abi” dedi.

“Yok be hacı ne hikâyesi… Biriyle karıştırıyor beni ama” “Şuradan kahveye çıksak iki aspirin bir kavee belki afyonu patlatırım”

“Onlarla olsa olsa mideyi patlatırsın be oğlum” dedi Abdullah Ziya. Kahkahaları uzun süre çınladı etrafta.

Deniz durulmuştu, güneş hiç olmadığı kadar serin ve yumuşaktı. Bir süre denize giren çocukları izleyen Ambrose Bierce ve Ezop çok geçmeden iştahla ve neşeyle onlara katıldılar.

[Son]

[Aziz Tuna C.]

Cumartesi, Şubat 11, 2006

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (32)

Ambrose Bierce, Aziz Tuna’yı öldürdüğü sokağa döndüğünde hava kararmak üzereydi, apartman arasında birkaç kişi gördü, yaklaştıkça daha fazla insan olduğunu fark etti. Kalabalığın arasına karıştı, biri “adamın surat dağılmış, kimmiş belli değil” diyordu. Cesede doğru yaklaşma arzusu duydu, Polis Çizgisine kadar geldi. Sorsalardı, cinayeti itiraf edebilirdi, öyle olmadı

Ambrose Bierce, amir olduğunu düşündüğü bir adamın yanına gidip “bu adamı tanıyorum” dedi. Yaşlı komiser, sigarasından derin bir nefes çekerek “sen kimsin?” dediğinde fısıldayarak yanıtladı.

Aziz Tuna, ilerideki pasajda toptancıyım, kime sorsanız tanır beni

“Ee söyle bakalım kimmiş bu adam”

Ambrose Bierce

“O kadarını biz de biliyoruz, başka tanıyanlar da çıktı, sen katili söyle bari de evimize gidelim”. Ambrose Bierce yanlış duyduğunu düşündü, “başka tanıyanlar” sözü yankılanıp duruyordu kafasında. Bir şeyler söylemek istedi ama Komiser çoktan uzaklaşmıştı. Birisi onu Polis Çizgisinin dışına doğru itekleyerek götürdü. Dizlerinin bağı çözülmüştü, kaldırıma oturuverdi. Mutlaka birisi onu görmüş olmalıydı, yerde yatan cesedin Ambrose Bierce olduğunu kim söyleyebilirdi.

Kıyıya doğru yürürken birkaç saat önce pasajda gördüğü Çaycıyı fark etti, gülerek ona doğru geliyordu “Aziz abi, karılar hâlâ pasajdalar, ilgilenirsin artık” deyip geçti. Adım atacak hali kalmamıştı, sırtına bir taş düşmüştü sanki… Kalbi sıkıştı, öksürmeye başladı. Allahın gecenin güzelliğini görmemiz için sunduğu yıldızlar birer birer söndüler. Ambrose Bierce, o geceyi baygın olarak geçirecekti. Yere yığılıp kaldı…

Cuma, Şubat 10, 2006

ImageTexT: Interdisciplinary Comics Studies


ImageTexT, web üzerinde yayınlanan bir çizgi roman araştırmaları dergisi. Yeni keşfettiğim bu derginin şu ana kadar toplam 4 sayısı çıkmış, zaten yılda 2 sayısı çıktığını düşünürsek yeni bir dergi sayılabilir. Çeşitli üniversitelerin farklı bölümlerinden hocaların editörlüğünü yaptığı dergide yazıların çoğunluğunu sosyal bilimler temelindeki makaleler oluşturuyor.

ImageTexT

Art School Confidential

Serdar'in Çizgili Perde köşemizde bir iki kere değindiği Terry Zwigoff'ın Ghost World'den sonraki ikinci Daniel Clowes uyarlaması Art School Confidential'ın fragmanı sonunda İnternet'e düştü. Daniel Clowes'un bizzat senarist olarak destek verdiği film geçtiğimiz günlerde Sundance Bağımsız Filmler Festivali'nde görücüye çıkmıştı.

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (31)

“Canım kardeşim, yazarlık falan işimiz değil bizim, karıştırıyorsun sen” dedi Aziz Tuna. Elindeki altıpatları ona doğru çevirmiş olan Ambrose Bierce ile konuşuyordu.

“Yalan söylüyorsun” dedi Bierce. “Üstelik ilk kez de söylemiyorsun, seninle daha önce karşılaştık biz”.

Aziz Tuna başıyla doğruladı “Ya kusura bakma kardeşim ama bir deri bi kemik çıkmışsın karşımıza deli sandım imanıma” biraz durakladıktan sonra “maşallah kilo almışsın

Ambrose Bierce kararlıydı, yüzünden öfke dolu bir gölge geçti “Hikâyelerimi çaldın”.

“Hayda! Yok diyorum kardeşim laf anlamaz mısın?”

O sırada koşarak-iskarpinleriyle kayarak çaycı olduğu anlaşılan bir genç belirdi, kapının ağzından “Aziz Abim, aşağıda bavulcu iki Bulgar karı var, okutacaklar, ilgilenir misin?”

“yok, be gülüm” dedi Aziz, Ambrose Bierce’ın masa altındaki silahına bakarak. “Sen bilirsin abicim” diyerek omuz silkip uzaklaştı Çaycı.

“Burada olmayacak, kapat dükkânı çıkıyoruz” dedi Bierce. Aziz Tuna söyleniyordu “kardeşim iki satır yazı yazdık başımıza gelmeyen kalmadı”.

Önce koridora, sonra avluya ve ardından sokağa çıktılar. Aziz birinin onları görmesi, durumdan şüphelenmesi için dua ederek yürüyordu. Ama kimse onları fark etmedi. Ambrose Bierce, Aziz’i ceket cebindeki silahla korkutarak, gözünü kestirdiği sakin bir sokağa ve ıssız bir apartman arasına yönlendirdi.

“Son kez soruyorum, hikâyelerimi niye çaldın?”

“Çalmadım diyorum ya”

Bierce günlerdir sürdürdüğü takipten yorulmuştu, uykusuzdu, hayatının hiçbir döneminde olmadığı kadar öfkeliydi. “Bu hikâyelerimi çaldığın için” dedi ve silahı ateşledi. Aziz ilk kurşunda ölmüştü ama o devam etti “Bu da yalan söylediğin için”.

Sonra durdu, etrafa bakındı, sokak hâlâ sakindi, cesedi çöp bidonlarının yanına doğru çekti. Aziz’in ceplerini karıştırdı, kimliğini bularak cebine attı. Nehir kenarına doğru yürüdü ve silahını açığa doğru fırlattı. Sıkılana kadar ufka baktı, rahatlamıştı.

[Aziz Tuna C.]

Perşembe, Şubat 09, 2006

İlginç Bir Animasyon

Yer: Tüze Ankapol Sineması (Kızılırmak Sok. No:14, Kızılay / ANKARA Tel:419 39 59)

Film Türkçe altyazılıdır

9 Şubat Perşembe Saat:19.30
11 Şubat Cumartesi Saat:10.00
KURBAĞALARIN KEHANETİ
LA PROPHÉTIE DES GRENOUILLES RAINING CATS AND FROGS Yönetmen: Jacques-Remy Girerd

2004 Berlin FF Özel Mansiyon ve Cam Ayı
2004 Chicago Çocuk Filmleri Festivali Yetişkin Jürisi Ödülü
2004 Ottawa Canlandırma Filmleri Festivali Büyük Ödül

Kurbağaların Kehaneti, Belleville’de Randevu ile birlikte yakın zamanda dünyada en fazla gösterime girmiş Fransız canlandırma filmi olma özelliğine sahip. Yönetmen Jacques Remy Girard’ın hummalı bir emeğinin ürünü olan bu elle çizilmiş film, son yıllarda yapılmış bu türün en iyi örneklerden biri. Gerek detayların olağanüstü çizimi gerekse çok iyi kullanılmış renkleri ve insancıl konusu ile tüm dünyada her yaştan hatırı sayılır bir hayran kitlesi kazandı. Cana yakın hayvanları ve insanları, olağanüstü olay örgüsü, kahramanları ve usta anlatımı ile yediden yetmişe herkesin görmesi gereken bir canlandırma örneği.

Lili’nin annesiyle babası, hayvanat bahçeleri için timsah aramak üzere Afrika’ya gider. Lili de yaz tatilini arkadaşı Tom, büyükbabası Ferdinand ve büyükannesi Juliette ile geçirmektedir. Yakındaki bir gölde bulunan kurbağalar, onları kısa bir süre sonra başlayacak olan sel baskınına karşı uyardığında, Lili ve Tom için macera da başlayacaktır. Becerikli büyükbaba Ferdinand, kendilerinin ve tüm hayvanların sığınacağı güvenli bir gemi hazırlar. Ama gemideki hayvanlar, sürekli huzursuzluk çıkarır. Filler huysuzdur, patates dışında bir şey yiyememekten şikayet ederler, aslanlar da kuzuları rahatsız etmektedirler. Bir yandan fırtına, bir yandan da hayvanlar derken, acaba Lili ve Tom bütün bu sorunlarla baş etmeyi başarabilecekler midir? (Basın Bülteninden)


Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (30)

Hiçbir eşyası yoktu Ezop’un. Yükleri olan yolculara öncelik vererek ve epeyce beklemek zorunda kalarak vagondan indi. Danışma türü bir yere bakınıyordu ki karşısına bir resmi görevli çıktı. Genç ve güleryüzlü bir adamdı karşısındaki “affedersiniz efendim, sizi rahatsız edeceğim ama acaba biletinize bakabilir miyim?”

Ezop, ceplerini yoklayarak “Hayırdır delikanlı, yolda bakmışlardı”

“Doğrudur, bakılması da gerekir” efendim dedi elindeki bilete dikkat kesilerek.

“İsminiz Ezop mu Esop mu efendim” gülerek ekledi “Listedeki isimle biletteki isim farklı da…”

“Ezop olacak”

“Benim de sık başıma gelir, Oğuz yazılacağına Ovuz yazarlar”

Karşılıklı tebessüm ettiler. Ezop bileti geri alırken genç adama kimliğini de uzattı. “açıkçası trene kaçak bindiğinize dair bir ihbar aldık, kontrol etmek bana düştü”.

“Sonuç?”

“Her şey uygun efendim, yardımınız için teşekkür ederim…”

Ezop “ben de sizden bir yardım isteyebilir miyim?” dedi.

“Lütfen”

Ambrose Bierce adlı birini arıyorum” dedi ve biraz durarak “tamam biliyorum koca şehir diyecekseniz bana ama…”

s ile mi yazılıyor c ile mi?” dedikten sonra neşeyle güldü genç adam. Ezop şaka yapıldığını anlamıştı, tebessümle katıldı ona.

“Bilemiyorum ki ama rehberden bakmak mümkün… Lütfen buyurun hem bir çayımızı için”

Birlikte İstasyon Amirliğine doğru yürürlerken, Oğuz Eren adlı genç memur ihbar evrakında yazılı olan Ambrose Bierce ismine tekrar baktı. Yaşlı adama bunu söylememesi gerektiğini düşünüyordu.

Çarşamba, Şubat 08, 2006

KİM BU AZİZ TUNA...


Ne yalan söyleyeyim böyle bir mesaj yazmayı bir süredir planlıyordum da bir türlü fırsat olmuyordu. Neyse kısaca neyin ne olduğunu anlatıp başlıktaki soruya gelmekte fayda var.

Serüven'de bir süredir sıhatli muhalif takvimini kaleme alan Aziz Tuna C.'nin kimliği bende bir merak konusuydu. Ne yalan söyleyeyim hem hiç bir şeyi kolay beğenmezliği hem de muhalefette olmanın kendisini daha rahatlattığına inandığım sevgili Levent Hocamın yani Levent CANTEK'in bu takma isimle yazı yazdığı düşüncesindeydim.

Eh ne de olsa Levent'in bu yakınlarda ilk yaşını kutlayacak olan oğlunun adı Tuna idi. Eh öyküleri Levent kendisi internet ortamına aktarıyordu (aziz bey kendisine mektup ile yolluyormuş yazıları). Eh okuldaki masasında Ambrose Bierce'ın bir öykü kitabı vardı. Eh bu kadar kanıt benim için yeterliydi.

Bir süre bunun çok üzerinde durmadım. Sonra Serüven'deki röportajı okudum. Aziz Tuna'nın kim olduğu hatta gerçek olup olmadığı bile tartışılıyordu... Bir süre sonra Can ile konuşurken onda ve hatta bir çok kişide böyle bir düşünce olduğunu farkettim. tanıdığımız hemen herkes Aziz Tuna ile Levent Cantek arasında böyle bir benzerlik kuruyordu. Normal olarak bu durumu anlatığımızda Levent bizlere gülerek bunun yanlış bir düşünce olduğunu bize anlatmaya çalıştı. inanmadık. hem neden inanalım ki bizim bir çok kanıtımız vardı.

Ancak bugün bir başka kanıt ile geldi karşımıza, Isparta 1967 doğumlu, hacettepe güzel sanatlar grafik bölümü mezunu bir aziz tuna'nın web sitesi... Eh gerçekten de Aziz Tuna diye biri varmış (ama C. eksik)

Şimdi merak içerisinde bir açıklmaa bekliyoruz... kimdir bu
Aziz Tuna? Gerçek midir yoksa birinin mahlası, takma ismi midir?.. kim yazmaktadır ''Sağolasın Ambrose Bierce'' öykülerini? Hikayelerin sonunda yazar Aziz Tuna'yı yakalayabilecek midir? yoksa ilerleyen bölümlerde Daltonların amansız takipçisi Red Kit, Looser Freakhunter Dylan Dog gibi birilerinden yardım mı alacaktır...
BURADAN BİR GRUP GENÇ SERÜVENCİ ADINA SESLENİYORUM: CEVAP BEKLİYORUZ.

Unutmadan bir de internette Aziz Tuna C. tarafından yazılan bazı yazılar var. linkte onlardan birini bulabilirsiniz: link 1

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (29)

İlk önce Baybora gördü Ambrose Bierce’ı, bir müşteri Çay Ocağını gösteriyordu ona. “Ne anlatırsan anlat yanlış şeyler yazacak bir gazeteci daha!” diye düşündü ama kendisine doğru gelen yabancıyı gülümseyerek karşılamayı ihmal etmedi: “Buyrun ne aramıştınız”. Ambrose Bierce neşeliydi, sona yaklaştığını hissediyordu: “Ben Levent Cantek Beyi aramıştım”. Baybora, ellerini önlüğüne kurulayarak “Oğlunu uyutuyor, bekler misiniz?” “Yok acilse çağıralım”.

Ambrose Bierce, Baybora’nın tavşankanı çaylarından içerek beklemeyi tercih etti.

Neden sonra, kucağında küçük bir çocukla uzun boylu irice bir adam içeri girdi. Masada oturanlardan bir kaçı gülerek ona laf atınca gelenin aradığı adam olduğunu anladı. Çay ocağının girişinde Baybora’yla konuştuklarını ve başıyla kendisini işaret ettiğini gördü. Tek duyduğu şey ise çocuktan bahseden “n’etsem fayda etmedi, uyumadı herifçioğlu” sözleriydi. Masaları dolaşan, düşüp kalkan oğlana takıldı gözleri.

“Beni aramışsınız” dedi Levent Cantek. Ayağa kalkarak sıcak biçimde tokalaştı Ambrose Bierce. “Hayır” dedi “Sizi değil de sizin tanıdığınız birini arıyorum”. O, “kim?” diye sormadan devam etti. “Aziz Tuna’yı arıyorum, arkadaşımdır

“Ne zamandır arıyorum, sora sora size geldim”. İçi daralmıştı, adamın Aziz’i tanımamasından, onun yerini bilmemesinden, kendisinden kuşkulanmasından, bin türlü nedenle yardım etmemesinden korktu. “Olur gideriz yazıhanesine” dediğinde kalbi çığlık attı.

“Eski arkadaş olduğumuzu onu çok özlediğimi söylemiştim değil mi?” dedi Ambrose Bierce, yürüyorlardı. “Evet” dedi, hızlı yürüyordu, durursa terleyecekti Cantek. Birden durup eliyle bir binayı gösterdi. “Kusura bakmazsanız, ben buradan döneyim, oğlan uyumadı zaten, huysuzlanır. Siz selamımı söyleyin”

“Nerede?” dedi telaşla Bierce. Levent Cantek, durunca terleyeceğine kafayı takmış olduğu için ileriye doğru bir iki adım daha atarak “bu pasaj, çamaşır toptancılarının…Aziz de üçüncü katta, kime sorsanız gösterir”.

Yazar değil mi bu adam” diye sordu “ne çamaşırı?”.

“İç çamaşırı” dedi Cantek hızla uzaklaşırken... gülüyordu.

Ambrose Bierce, pasaja doğru yürürken aynı anda şehre yeni bir yolcu treni girdiğini bilemeyecekti. O trendeki yolculardan birinin adı Ezop’tu, sadece bu kadarını söyleyebilirim.

Salı, Şubat 07, 2006

south park protesto ediliyordu ya...

bilmem hatırlar mısınız, south park ile ilgili bir yazı yazmıştım...sonradan öğrendik ki protestolara neden olan bölüm türkiye’de yayınlanmamış. bir başka deyişle protestocular bu çizgi filmi bilmiyorlar, o bölümü seyretmemişler, o bölümün yayınlanıp yayınlanmadığından habersizler ama protesto ediyorlar.

dün bir arkadaşımız bana cnbc-e kanalının protesto maillerine verdiği cevabı gönderdi, cevaptaki bıkkınlığı farkedeceksiniz, üstelik anlıyoruz ki geçtiğimiz yıllarda da aynı mail dolaşmış ortalıkta :

-----Original Message-----
From: Hürmüz Sezgin [mailto:hurmuz.sezgin@ntv.com.tr]On Behalf Of izleyicicnbce
Sent: Saturday, February 04, 2006 7:19 PM
Subject: SOUTH PARK HAKKINDA

Sayın İzleyicimiz,

South Park adlı çizgi dizi ile ilgili çeşitli internet sitelerinde yer alan haberin bahsi geçen kısmı, kanalımızda herhangi bir tarihte YAYINLANMAMIŞTIR. Tepkilere neden olan bir şarkının sözlerinin yer aldığı ve CNBC-e'nin hedef gösterildiği bu yanıltıcı haber, daha önceki yıllarda da internette dolaşmıştı.

CNBC-e, South Park adlı çizgi filmin her bölümünü dikkatli bir incelemenin ardından ekrana getirmektedir.

Bir kez daha belirtelim ki bu şarkı, şimdi ya da daha önce CNBC-e'de kesinlikle YAYINLANMAMIŞTIR.


Saygılarımızla,

CNBC-e Halkla İlişkiler

çizgi roman uyarlamaları ve kısa film

türkiye’de yerli çizgi roman uyarlamaları denilince akla hep tarkan ya da karaoğlan filmleri gelir. oysa özellikle kısa film olarak yakın tarihlerde yeni uyarlamalar yapılmadı değil. serdar kökçeoğlu’nun kenan yarar uyarlaması, mustafa altıoklar’ın galip tekin’den yaptığı bir uyarlama ilk anda aklıma gelenler. atlamayayım, var olduğunu bildiğim ama seyretmediğim bir de can barslan uyarlaması var. bunun dışında uyarlamalar var mı doğrusu bilmiyorum. varsa eğer, hem bunları seyretmek hem de üreticileriyle karşılaşmak-tanışmak istediğimizi duyuralım. bir başka arzumuz da yerli çizgi roman uyarlaması yapmak isteyen kısa filmcilerle karşılaşmak, yapabileceğimiz ölçülerde bu çalışmalara destek vermek. başarabilirsek eğer, bu çalışmaları bir festival kapsamında gösterime sunmayı amaçlıyoruz.

selamlar, kolaylıklar

levent cantek

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (28)

Ambrose Bierce, Dehşetengiz adlı Sahaftan içeri girdiğinde Kemal Karataylı ve Erol Üyepazarcı harmanlanmış ve demini almış çaylarını yudumluyorlardı. “Hoşgeldiniz” dedi Karataylı.

“Ben birini arıyorum” diye sordu gülümseyerek Ambrose Bierce.

“Şairleri o kadar bilmem ama eğer aradığınız bir yazarsa çoğunu tanırım” diye karşılık verdi kitapları göstererek Karataylı.

Ambrose Bierce, tebessüm ederek: “Aziz Tuna adlı birini arıyorum, kısa hikâyeler yazıyor”.

Karataylı, Erol Bey’e dönerek “Valla bu daha çok Erol Bey’in bileceği bir şey”. Erol Üyepazarcı, sessizce ve tevazuuyla gülerek “yok canım ben de çok bilmem, bir ara dergilerine yazı yazmıştım. Oradan biliyorum

“Hangi dergi?” diye atıldı Ambrose Bierce. Heyecanını frenleyememiş, bağırıvermişti. Sessizlik dolaşıverdi aralarında.

Kapandı diye biliyorum, iyi bir dergiydi Serüven

“Nasıl bulabilirim o dergiyi” dedi yine kontrol edemediği bir heyecanla “…arkadaşımdır da kendisine ulaşmaya çalışıyorum epeydir”

“Bence siz önce Levent Cantek’i bulun, o size daha çok yardım edecektir” dedi Erol Üyepazarcı, karşısındaki adamın heyecanını merakla izleyerek.

“Bak şimdi konuşurum işte” dedi Karataylı. “Levent’i iki sokak aşağıda bulabilirsiniz”...

“Durun size adresi yazayım” diyerek karmakarışık masanın üzerinde kâğıt aramaya başladı tek gözlü Dehşetengiz Sahaf. “Çok sevinirim” dedi Ambrose Bierce, söylemesine gerek de yoktu gerçi.

Ambrose Bierce sahaftan çıkarken kâğıda baktı: “10.Sokak, Hakkı Yenmiş Yazarlar Kıraathanesi” yazılıydı. Tekrar okudu, evet “hakkı yenmiş” yazılıydı, içi ısındı. Gün ışığı ne kadar da güzeldi, Allah hepimizi seviyordu.

Pazartesi, Şubat 06, 2006

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (27)

Her Şeyimizi Satalım Fuarı açılmıştı. Mahşeri bir kalabalık fuar alanına girebilmek, ne bulursa onu satmak için kuyruklarda bekleşiyordu. Ambrose Bierce adlı yalnız ve mutsuz adam kalabalığın içerisinde dolanıyordu. Birden tam karşısında bağırarak konuşan, kalabalığa küfürler eden sakallı bir adam gördü. Bu kalabalığa en az kendisi kadar öfkelenen bir başkasını bulmak onu mutlu etmişti. Adamı kendine doğru çevirip “Aziz Tuna adlı bir hırsızı arıyorum” dedi. Adam konuşmasını kesmedi ama şiddetle salladığı kollarıyla bu kez onun omuzlarını tutarak “benim kitaplarım çok satıyor, televizyonda rating rekorları kırıyorum ama beni yok sayıyorlar” dedi. Ambrose Bierce çaresizlik içinde sorusunu yineledi “onu tanıyor musunuz?”. Yazar olduğu anlaşılan Genç onu bırakıp akıp giden kalabalığa döndü ve “kardeşlerim ben bütün kitapları okudum, bütün yazıları yazdım, sizler için hikâyeler anlattım, tanımadığım insan kalmadı, ben sizin vicdanınızım” diye bağırmayı sürdürdü.

Bierce, o an farketti ki kimse o adamı görmüyordu, duymuyordu. “Kibir” dedi “Şeytan nasıl sever onu”. Haksızlığa uğramıştı ama alçak gönüllü değildi, sabrını yitirdiğini utanarak anladı.

Ambrose Bierce, fuar alanından çıkarken günlerdir olmadığı kadar huzurluydu...

Pazar, Şubat 05, 2006

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (26)

Çizgi İmparatorluğu Senato Başkanı, kendileriyle tuhaf bir ilişki kuran İnsanlığa şöyle bir mektup yazdı:

“Görüşmelerimize devam edebilmemiz için halen şehrimizde bulunan Küçümseme Bakanınızı çekmenizi talep ediyorum”.

Bu saçma isteğe şiddetle öfkelenen Birleşmiş Milletler ve Amerika şöyle bir ortak yanıt verdi:

“Bakanımızı geri çekmeyeceğiz. Üstelik eğer bu talebinizi geri almazsanız bakanımızdan görüşmeleri bırakıp geri dönmesini emredeceğiz”.

Tehdit öyle etkili ve ürkütücü oldu ki Çizgi İmparatorluğu Senato Başkanı ve diğer üyeler hiçbir şey olmamış gibi davranmaya ve susmaya karar verdiler.

Küçümseme Bakanı çalışmalarına devam etti.

Cumartesi, Şubat 04, 2006

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (25)

Vampirella ölmüştü, Cennetin kapısına geldi, heyecan ve korku içinde büyük tokmağa vurdu.

“Nereden geliyorsun hanım kızım” diye sordu Nasreddin Hoca bir yandan da genç kadının üzerindeki mayoya çatık kaşlarla bakarak.

İstanbul’dan” diye yanıtladı Vampirella. Ruhu sıkılmıştı, başının döndüğünü hissetti, zorlukla yutkundu.

Üzülme kızım” diye onu avuttu Hoca. “Artık sonsuzluktasın, bütün günahlarını unutursun”

“Hepsi bu değil efendim” dedi Vampirella. Ayakta duramıyor gibiydi “Kan emdim, erkekleri kandırdım...”

Vampirella itiraflarını sürdürecekti ama Hoca birden sertleşip “bir dakika” diyerek sözünü kesti. “Burnuma kötü bir koku geliyor. Yoksa sen Tehlikeli Çizgi Romanların Tekinsiz Kadınları Derneğine üye miydin?”

Vampirella toparlanarak “Hayır değildim” diye cevapladı dürüstçe.

Bir an tatlı bir müzik, kuş ve su sesleri yükseliverdi. Nasreddin Hoca, şeker gülümseyişiyle yana çekilip “öyleyse geç kızım, ebedi istirahata buyur, huzurla dolacaksın ve bunları hatırlamayacaksın”.

Vampirella kımıldamadı.

“Ben...erkekleri zehirledim, bir çoğunu öldürdüm”

Hoca, elini önemsiz bir şeyi işaret eder gibi sallayarak “hiç birinin önemi yok. Bu derneğe üye olmayan her kadına hoşgörü göstereceğiz. Epey zaman önce böyle bir karar aldık. Hatta müessesemizin bir hediyesi olarak sana bir melek kanadı veriyorum”. Nasreddin Hoca, genç kadının omuzlarını pış pışlayarak “şimdi farkında değilsin ama çok işine yarayacak bu kanatlar”

Vampirella kanatlarına baktı ve daha üzgün bir sesle “üyelik için başvurmuştum” dedi başını daha da eğerek “ama kabul etmediler

“Öyle mi?” dedi Hoca “o zaman sana bir de arp verelim. Senden güzel şarkılar dinleyeceğimize eminim”.

Cuma, Şubat 03, 2006

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (24)

Willy Richards, ıssız bir ormandan geçerken Talih’le karşılaştı. Hemen kaçmaya çalıştıysa da zavallı adamın yüzüne gülmekte ısrarcı olan Talih tarafından yaka paça tutuldu. Willy’nin çığlıkları kesilince “deli misin niye kaçıyorsun benden” diye sordu Talih “düşman değilim ki ben”.

“Senin ne olduğunu, kim olduğunu bilmiyorum” diye karşılık verdi Willy.

Talih gülümseyerek anlatmaya başladı, bir yandan da kaçmasın diye omuzlarına bastırıyordu “Ben zenginliğim, saygınlık ve tanınmışlığım. Ben güzel evim, temiz ve pahalı bir elbise, mutlak rahatlığım. Sıcak bir giysi de olabilirim, bir söğüt gölgesi de. Bitmeyen zenginlikte bir sofrayım”

“Dur” dedi Willy fısıldayarak “lütfen yavaş konuş”.

“Niye” dedi Talih.

Sırt üstü yatarak gökyüzüne bakan, yüzündeki mutlulukla gevşemiş olan Willy Richards, nam-ı diğer Poe mırıldanarak cevapladı:

Bu kadar bağırarak konuşursan uyanabilirim”.

Perşembe, Şubat 02, 2006

Ayşegül Savaşta Çıktı!!

Kemal Gökhan Gürses'in Radikal gazetesinde yayımlanan Ayşegül Savaşta adlı çizgi romanı Cadde Yayınları'ndan albüm halinde çıktı. İlk albüm, gazetede yayımlanan ilk macera 'Irak Şahini'. Ardından Ayşegül'ün diğer maceraları gelecek. Kitabın tanıtımı için bugün Beyoğlu'ndaki LeMan Kültür'de bir tanıtım kokteyli düzenlenecek.

Saat 19.00'da başlayacak olan etkinlikte konuklar Bulutsuzluk Özlemi'nin 'Felluce-Bağdat Cafe' single'ının klibiyle karşılanacak. Kokteyl boyunca Ragıp Duran'ın seçtiği Irak şarkıları çalınacak. 'Güncel, Politik, Çizgili' başlıklı söyleşinin ardından da Kemal Gökhan Gürses, okurlarına kitaplarını imzalayacak (Radikal, 2/2/2006)

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (23)

Şiddetli bir yağmur yağıyordu. İskelede aylakça gezen bir genç açıkta duran sandalın içindeki ünlü hatibi, Gözlüklü Sami’yi tanımıştı. Ona doğru seslendi:

“Neden karaya çıkmıyorsunuz? Hem yağmur yağıyor, hem de sandalınızın durumu kötü”

“Bir gemi bekliyorum” diye açıkladı Kahraman Aristokrasisine Karşı Demokratik Platform'un seçkin hatibi. “Kafatası Mağarasının 21.Fantomu, büyük kahraman Kit Walker bir gemiyle geliyor. Bu soylu adamın değerli elini sıkan ilk kişi ben olmak istiyorum”

“İyi ama” diye duraladı genç adam. “daha dünkü konuşmanızda gerçek mücadeleler uyduruk kahramanların bireysel gücüyle değil, gerçek insanların oluşturdukları yığınların örgütlü mücadelesiyle verilebilir diyen siz değil misiniz?”

“Saçma bir bağlantı kurmuşsun delikanlı” dedi Gözlüklü Sami, Kahraman Aristokrasisine Karşı Demokratik Platformun Savunucusu. “O konuşmada belli bir kahramandan değil, soyut olarak kahramanlardan söz ediyordum”.

Çoğu okuyucu bu hikâyeyi duymuştur, bir kesim demokrasi taraftarlarına yönelik iftira sayacaktır, kimileri de dünyanın kaderinin değişmezliğini konuşacaktır. Demokrasiye ve kahramanlara inanmayanlara diyecek sözüm ise yoktur.

Aklınıza gelebilir, eğer Ambrose Bierce ile Aziz Tuna’yı soracak olursanız, yarın ne olacağını şimdiden anlatacak kadar acemi bir yazar değilim derim.

Çarşamba, Şubat 01, 2006

Deliliğin Gerçeküstü Tarihi


Yeni bir Jan Svankmajer filminden daha heyecan verici ne olabilir? Svankmajer'in yeniden Edgar Allen Poe uyarlaması mı? Yoksa Marquis de Sade ile buluşması mı?..

Gerçeküstücü dev, yaşlılıkla mücadele ettiği günlerde Sileni (Delilik) adını taşıyan bir psikolojik korku filmi ile karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. 19. yüzyıl Fransa'sında bir akıl hastaneyi mesken tutan film, hem Poe'dan hem de Sade'dan etkiler taşıyor!

Rotterdam Film Festivali'nde şaşkınlık yaratan film, uygarlık ve delilik gibi hassas temalar üzerinden vahşi bir gerçeklik ile klasik Svankmajer animasyonunu buluşturuyor.

Daha ne olsun?

Link

Bakalım...



Bak, yanlış temalı ilk sayısıyla karşımıza çıkan bir görsel sanatlar (e) dergisi. Sitesinden indirilebilen iki yüz küsür sayfalık dergide illüstrasyon, grafik tasarım, resim ve fotoğraf çalışmaları dışında, sadece bir tane çizgi romana yer verilmiş. Yeni sayılara katkıda bulunmak isteyenlere, ikinci temanın beyaz olduğunu hatırlatalım...

Bak!

Radikal'den..

Bu 'örümcek adam' çalıyor!

Alanya'da çizgi roman kahramanı 'Örümcek Adam' maskesi takarak hırsızlık yapan dokuz kişi yakalandı. Hırsızların, Alanya'da 10 katlı binalara rahatlıkla tırmanarak hırsızlık yaptığı, güvenlik kameraları nedeniyle tanınmamak için 'Örümcek Adam' maskesi taktıkları, kendilerine de 'Örümcek Adam Çetesi' adını verdikleri belirtildi. Güvenlik güçleri, yakalanan kişilere yapılan baskında çalıntı bilgisayarlar ve çeşitli eşyaların yanı sıra, 'Örümcek Adam' maskesi ve kar maskesi de ele geçirdi.

Sağolasın Ambrose Bierce Hikâyeleri!! (22)

En Kahraman Rıdvan, Utanmaz Adam ve Rin Tin Tin turistik bir seyahat sırasında şiddetli bir yağmurla karşılaştılar. Yağmur, çok geçmeden sele dönüştü.

Ölüm korkakları sever” diyen En Kahraman Rıdvan taşkın sel sularıyla boğuşmaya başladı.

“Vay aptal!” dedi Utanmaz Adam. “Daha akıllıca bir yol biliyorum” deyip yüksek bir ağacın dalına çıkıp oturdu.

Rin Tin Tin her ikisine de bakarak “böyle zamanlarda aklı olan ne karşı koymaya ne de kaçmaya çalışır” dedi. “İşin püf noktası düşmanı iyi tanımaktır” diye ekledi.

Yere yatıp ölü numarası yaptı.

Sel suları En Kahraman Rıdvan ile Rin Tin Tin'i alıp sürüklerken Utanmaz Adam sigarasından bir nefes daha çekti. Islanmış olmaktan nefret ediyordu.